Sisifos Söyleni

  • Kullanıcı SiNGo
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Üye Günlüğü
FORUMSAL.NET YENİDEN ERİŞİME AÇILDI ForumSAL · Bilgilendirme

Yaşanan süreçte sabır gösteren ve yanımızda olan tüm üyelerimize teşekkür ederiz. Alternatif adreslerimiz üzerinden de bize ulaşabilirsiniz.

Alternatif erişim adreslerimiz
⚪ Konu yazarı en son 136 gün önce aktifti
1920' lerde Nobel Ödüllü kısa hikaye ustası Ernest Hemingway' e demişler ki :" Sen altı kelimelik bir hikaye yazıp o hikayeyle birkaç insanı ağlatmayı başaramazsın. "
Bahisler açılmış, insanlar ortaya para dökmüş.
Sonra Hemingway yazmış :
Satılık ilanı : Bebek ayakkabısı. Hiç giyilmemiş.
 
Bir zaman, bir büyük hâkim, iki hizmetkârını, herbirisine yirmi dört altın verip, iki ay uzaklıkta has ve güzel bir çiftliğine ikamet etmek için gönderiyor. Ve onlara emreder ki: “Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem oradaki meskeninize lâzım bazı şeyleri mübâyaa ediniz. Bir günlük mesafede bir istasyon vardır. Hem araba, hem gemi, hem şimendifer, hem tayyare bulunur. Sermayeye göre binilir.”


İki hizmetkâr, ders aldıktan sonra giderler. Birisi bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf eder. Fakat o masraf içinde, efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticaret elde eder ki, sermayesi birden bine çıkar. Öteki hizmetkâr bedbaht, serseri olduğundan, istasyona kadar yirmi üç altınını sarf eder. Kumara mumara verip zayi eder. Birtek altını kalır. Arkadaşı ona der: “Yahu, şu liranı bir bilete ver, ta bu uzun yolda yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerîmdir; belki merhamet eder, ettiğin kusuru affeder. Seni de tayyareye bindirirler; bir günde mahall-i ikametimize gideriz. Yoksa, iki aylık bir çölde aç, yayan, yalnız gitmeye mecbur olursun.”


Acaba şu adam inat edip, o tek lirasını bir define anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip muvakkat bir lezzet için sefahete sarf etse, gayet akılsız, zararlı, bedbaht olduğunu en akılsız adam dahi anlamaz mı?
 
kad%C4%B1na-%C5%9Fiddet.jpg



Emevi halifelerinin büyüğü Ömer b. Abdülaziz Hazretleri, devlet başkanlığı sırasında kul hakkı ve sosyal adalet hususunda çok titiz davranırdı. Gece çalışmalarında ayrı işlere tahsis ettiği iki kandili vardı. Bunlardan birini kendi özel işleriyle ilgili notları yazarken kullanır, öbürünü ise devlet ve millet işleriyle ilgili yazışmalarda kullanırdı. Halife, birden fazla gömleği olmayan, varlıksız biriydi.


Yakınlarından birisi Ömer b. Abdülaziz’e bir elma hediye göndermişti. O da elmayı biraz kokladıktan sonra sahibine geri gönderdi. Elmayı geri götüren görevliye şöyle dedi:
– Ona de ki, elma yerini bulmuştur.


Fakat görevli itiraz edecek oldu:


– Ey müminlerin başkanı! Rasulullah Aleyhisselâm hediye kabul ederdi. Bu elmayı gönderen de senin yakınlarındandır.
Halife cevap verdi:


– Evet ama, Rasulullah s.a.v.’e verilen hediye idi. Bize gelince, bize verilen hediyeler rüşvet olur.


Valilerin maaşlarını çok bol verirdi. Sebebini şöyle açıklardı:


– Valiler para sıkıntısı çekmezler, bütün ihtiyaçları karşılanırsa, kendilerini halkın işlerine vakfederler.


Bir gece halifenin yanında bir misafiri vardı. Kandilin yakıtı tükenmişti. Misafir dedi ki:


– Hizmetçiyi uyandıralım da kandilin yağını koyuversin.


– Hayır, bırak onu uyusun. Ben ona iki ayrı işi yaptırmak istemem.


– Öyleyse ben kalkıp kandile yağ koyayım.


– Olmaz, misafire iş gördürmek yiğitlikten sayılmaz.


Kendisi kalktı, kandilin yağını koyup yerine döndü ve şöyle dedi:


– Ben kalkıp iş yaparken de Ömer’dim; gelip oturdum, yine aynı Ömer’im.


İki buçuk yıllık halifelik döneminde İslâm aleminde adaleti hakim kılmıştı. Büyük dedesi Hz. Ömer r.a. gibi adalet ve basiret sahibiydi. Henüz kırk yaşlarında iken onu çekemeyenler tarafından bin dinar altın para karşılığında hizmetçisi eliyle zehirlenmişti. Hizmetçisi suçunu itiraf ettiğinde, Ömer b. Abdülaziz, paraları adamdan alarak devlet hazinesine koymuş, kendisini serbest bırakmış, öldürülmekten kurtulması için de kaçmasını söylemişti.
 
Hayat demek ölümü beklemek demektir. Az çok hepimiz denizi, yıldızları, ağaçları, işte falanları filanları göreceğiz. Bir çok şeyin tadına bakacağız sonra da ister istemez " gidiyorum, elveda ” şarkısını söyleyeceğiz. Öyle ise gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun.

1024px-StillLifeWithASkull.jpg
 
"Uçurumları sevenin kanatları olmalı."

Friedrich Nietzsche

13494859_285929408463854_3353859391351431855_n.jpg
 
"Çöpçüsünden züppesine kadar herkes, cinai cömertliğinin kesesinden harcar; hepsi, mutluluk reçeteleri dağıtır; hepsi, herkesin adımlarına yön vermek ister. Ortaklaşa hayat, bundan ötürü tahammül edilmez bir hâle gelir."
Emil Michel Cioran - Çürümenin Kitabı
 
Demokrasi bireysel özgürlüğün sahasını genişletir. Sosyalizm ise daraltır. Demokrasi, mümkün olan bütün değerleri insanlara sağlarken; sosyalizm her insanı bir sayıdan ve araçtan ibaret görür. Demokrasi ile sosyalizmin bir kelime dışında hiç bir benzerliği yoktur: Eşitlik. Fakat aradaki farka dikkat edin; demokrasi özgürlük konusunda eşitlik isterken, sosyalizm kölelik yönünden eşitlik ister.
 
Aristokratların egemenliğindeki toprak mülkiyetiyle tarıma dayalı köylü-derebeyi denkleminden oluşan feodal yapılanmaya karşı; Almanca “Burg” sözcüğünden kökenlenmiş burjuva sınıfı, 12. yüzyılda başladı kendini göstermeye. Yani Osmanoğulları’nın kendilerine göre bir devlet kurmaya başlamasından önce…

İlk burjuvalar kent ve kasabalarda yerleşik, geçimini ticaret ve zanaatla sağlayan, derebeylerinin egemenliğinden bağımsız toplumsal gruplardı.

Burjuvalar 15. yüzyılın sonlarına doğru, yaşadıkları ve yoğunlaştıkları kentlerin topraklarını aristokrat derebeylerinin egemenliğinden kurtarma dönemine geçtiler. O zamanların sloganları da şuydu:
– Kentli olmak, özgür olmak demektir.

Türkler ise böyle bir değişim sürecini yaşayarak bir türlü burjuvalaşamadılar.

Neden burjuvalaşamadıkları konusunda çeşitli görüşler öne sürülmüştür. Kimi böylesi bir sınıflaşma dışında kalmışlığı övmüş; kimi de, bir türlü burjuvalaşamama, yani kentleşememe sonucu endüstri devriminin de dışında kalındığını iddia etmişti.

Kesin olan, Türklerin ne aristokrasiden, ne burjuvaziden, ne denizler ötesi keşifler döneminden, ne de endüstri devriminden geçerek, çağlar içindeki değişim ve gelişmelerle bütünleşememiş olmasıdır. Bu nedenle de gitgide daha çok çağ dışı kalmıştır.

III. Selim Batı’yla aradaki farkı kendince kapatma derdine düştüğünden ötürü canından olmuş; II. Mahmut bir yandan “yenilikçi”liğe sıvanırken, bir yandan da Mora başkaldırısını çok ilkel yöntemlerle bastırmaya kalktığından; sonunda kendi Mısır Valisi’ne yenilerek, Hünkâr İskelesi antlaşmasıyla Romonoflar’a sığınmak zorunda kalmıştır.

Sultan Abdülmecit de burjuvalaşmanın öyle tepeden emirlerle oluşamayacağını bilmediğinden, Büyük Reşit Paşa’nın Gülhane bahçesinde açıkladığı Tanzimat fermanıyla Osmanlıları da burjuvalaştırmaya kalkmıştır.

O esintiyledir ki nazırlar arasında Fransızca bilenlerin sayısı artmış, gitgide Recaizade Mahmut Ekrem Bey’in İstinye’deki yalısında benimsenen “mondenite” yaygınlaşmaya başlamıştır. Bunun adına da “alafrangalık” denmiştir.

Gerek II. Meşrutiyet, gerek Cumhuriyet Hazine’den geçinen kadroları, alafrangalığına aşırı abanmıştı.

Tepeden inme bir burjuvazi oluşamayacağı için de, İsmet Paşa’nın Washington’a karşı görüntüyü kurtarmak amacıyla giriştiği, 1924 Anayasası’na dayalı ilk demokrasi denemesinde kitleler, bir türlü benimseyemedikleri bürokrat burjuvazisiyle alafrangalığa karşı, kendi tepkilerini ortaya koymuşlardır. Alaturka’lıkla Alafranga’lık yeniden tepişmeye başlamıştır. Kışla alafrangalığı, Cami de alaturkalığı tutmuştur.

Ancak görüntüde kalan alafrangalık ne toprakları kadastro içine almış, ne bankaları iktidarların hazine-i hassası olmanın dışına çıkarmıştır. Tıpkı padişahlar dönemindeki gibi iktidar eliyle kişi zengin etme avantacılığı sürüp gitmiştir.

Ayrıca yapay bir burjuva yaratma özlemi, gerçek bir proletaryanın gelişmesini sağlayamadığı gibi, “Monizm” de köküne kadar baskı altına alınmıştır.

Çağdaş uygarlık düzeyine erişiyoruz iddiasıyla, olmadık saçmalıkların içine dalınmıştır. Hazer’in kuzeyine dönük bir ırkçılık öncülüğüne soyunmak da, II. Wilhelm’in tuzağına düşmek gibi bir saçmalıktı; “Türkçe konuş vatandaş” diye azınlık burjuvazisini korkutup, onları Varlık Vergisi’nin çarmıhına germek de; Hazer’in güneyindeki İslam ülkeleri zinciriyle Batı’ya karşı çıkmaya kalkmak da…

Bugün de burjuva taklitçiliğinin sözde alafrangalığıyla, gecekondu lümpenliğinin alaturkalığı arasındaki kaotik zıtlaşmaları yaşıyoruz.
Bütün bu garip çalkantılarla gerilimlerin sonucu ne olur?
Dileriz iyi olur.
 
İngiltere yarın 'Avrupa Birliği ile yola devam mı?' referandumuna giriyor. Karşı oy kullanılması için hazırlanan afişlerden birisi. Türkiye'yi nasıl görüyorlar ve gösteriyorlar...

(Çeviri: Türkiye, 76 milyon nüfüsu ile AB'ye giriyor. Ayrılmak için oy kullanın)

13445430_10154089835836001_3324161613749484818_n.jpg
 
Kolombiyalı büyük yazar Gabriel García Márquez'in 1981'de yayımlanan yedinci romanı Kırmızı Pazartesi, işleneceğini herkesin bildiği,engel olmak için kimsenin bir şey yapmadığı bir namus cinayetinin öyküsü.Hem Kolombiya'da, hem de yayımlandığı dünyanın dört bir yanındaki pek çok ülkede sarsıcı etkileri olmuş bir roman. Usta yazar, çocukluğunu geçirdiği kasabada yıllar önce yaşanmış bir cinayet olayını aktarıyor. Romanın kahramanı Santiago Nasar'ın öldürüleceği daha ilk satırlardan belli. Kırmızı Pazartesi, yalnızca bir cinayetin arka planını değil, bir halkın ortak davranış biçimlerinin potresini de çiziyor. Böylece, sonuna dek ilgiyle okuyacağınız bu kısa ve ölümsüz roman, bir toplumsal ruh çözümü niteliği de kazanmış oluyor.

13458616_280006605722801_5093318128787186606_o.jpg
 
Laubaliyet; saygısızlık, senli benli olmak, aldırmazlık, ciddiyetsizlik ve aşırı samimiyet olarak nitelendirilir. Sıcaklık ve sıcakkanlı-içten yaklaşımın zehridir. Laubali yani halk arasında “cıvık” denilebilecek şahsiyetlerin sıcakkanlılıktan algıladıkları limitsiz bir sosyalleşme bahanesi ile iliğe kadar sirayet etme, dengesiz ve saygısız bir yapış yapışlıktır. Her konuya burnunu sokup, halk tabiri ile maydanoz olan tiplerdir. Laubaliyet, iç disiplinsizliktir. Samimiyetin sınırlarının zorlanıp küstahlığa varmasıdır. Tamamen yılışık bir ruh halidir. Başkalarıyla saygısızlığa varacak şekilde senlibenli olan; çekinmesi ve sakınması olmayan kişilik özelliğidir. Patavatsız, arsız veya sırnaşık da denir.


Samimiyet ile laubalilik arasında kalın bir çizgi vardır. İnsan ilişkilerinde çok güzel bir kişilik özelliği olan “sıcaklık”, yerini “laubaliliğe” bırakmıştır ve maalesef bunun sınırı yoktur. Geleneksel kalıp şeklindeki saygıyı, çağdaş bir kibarlığa dönüştürmekten kaçınırlar. Laubali, ne zaman ne kadar konuşmak gerektiğini ayarlayamadığı ve düşünmeden konuştuğu için aynı zamanda patavatsızdır. “Akıllı insanın ağzı kalbinde, akılsız insanın kalbi ise ağzındadır.” diyor Hz. Süleyman. Durmadan boş konuşmak, el ve kolla dürtmek, saygı sınırlarını kolayca aşıp argo konuşmak en temel özellikleridir. Ne ele, bele ne de dile hâkimiyet sağlayabilmişlerdir. Kaynaşma, sıcak ortam sağlama bahanesi ile çığırından çıkıp, en özelini bile kısa süreli tanıdığı kişiye anlatma ve ondan da ağzı sulanarak özelini dinleme özlemi genel karakteridir. Onu yemek masasında otururken sarkmış vaziyette elini ve kolunu yanındakinin sandalyesine konuşlandırmış vaziyette oturuşundan kolayca tanıyabilirsiniz.
 
Dirseklerini dizlerine dayalı, çenesini ellerinde uzun efkarlı efkarlı oturdu. Hayat denen şeyin en alası bile dertsiz geçmiyordu...
Mark Twain
(Tom Sawyer'in Serüvenleri - Sayfa 60 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)


13775595_994119364038691_4124661222512451856_n.png
 
Denilebilir ki; büyük hırsızlıklar kötü de küçük hırsızlıklar iyi mi? İster hoşgörün, ister horgörün; birşey değişmiyor, çünkü hırsızlığı yaratan bu sistemdir ve bu sistem yıkılmadıkça soygun felsefesi her daim gündem olacaktır.
 
Sabahın altı buçuğunda bir çalar saatin sesine uyanıp yataktan fırla, giyin, zorla bir şeyler atıştır, sıç, işe, diş fırçala, saç tara, başka birine büyük paralar kazandırmak ve sana tanınan fırsat için müteşşekkir olmak için berbat bir trafiğin içine dal. Nasıl razı olunur böyle bir yaşama ?

13686555_312293429160785_3867563970664276184_n.jpg
 
Yaşar Kemal'in yıllar önce bir kitabını almıştım adı Karıncanın Su İçtiği…Altını defalarca çizdiğim bir cümlesi vardı “ İnsan, düşleri öldüğü gün ölür.” Bana öğrettiği düşünceler sayesinde bugün düşlerime güvenip bir çok ülke gezebildim.Kendimden bir parçayı onun sayesinde bulabildim.
“Bir, benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki, insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin.
"Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir.
"Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar.”


13680251_1175385865814883_6207740260606339000_o.jpg
 
Modern insanın en büyük sorunu
çin menşeli kalpler.
herkes birbirinin eski sevgilisi. herkesin birbirinde birini unutma ve eskitme çabası.
tüketim çılgınlığı.
kısa süreli arkadaşlıklar.
ıssız adamlar.
elektronik cihazlara olan bağımlılık.
bana dokunmayan yılan bin değil on bin yıl yaşasıncılık.
tepesine vur ekmeğini al gene de sesini çıkarmayan ezik toplum.
aşık olamamak. hızla çoğalan one night stand geceleri.
uç kesimlerde yaşayan insan tipleri.
maaşı bankalar arasında bölüştürmek için çalışan beyaz mavi pembe bilimum renkli yakalı çalışan.
bir haftalık tatil için 12 ay çalışmanın mantıksızlığı.
kafanın üstünde sürekli bir soru işareti ile gezmek.
vucüdun 3/1 suysa geri kalanı depresyon.
birbirine hava atmak için alınan gereksiz mobilyalar.
çiçeklerle otla böcekle konuşmaya başlamak.
insandan çok eşyaya değer verme.
sokaktaki vahşi ortamdan korumak amaçlı eve hapsettiğimiz zorla evcilleştirdiğimiz hayvanlar.
özgürlüğü çok yanlış anlamış popüler kültürün eşiğinde can çekişen paragöz kızlar.
ve asla bitmez tükenmez sonu gelmeyen egolar ve sonucu kocaman bir yalnızlık...
 
Hoşgeldin Sezen

Nusret baba : Bu çocuğu tanıyor musun ?
Songül : Tanıyorum baba.
Nusret baba : Çayına kaç şeker attığını biliyor musun ?
Songül : Bilmiyorum.
Nusret baba : nasıl tanımak bu ?

Ekmek Teknesi (2002)


13775916_1042564419174025_1998451049064260769_n.jpg
 
Herhangi bir toplumda, olabilecek en aşağılık yaratık, haindir. Bir insanın taraf değiştirmesi, o taraftan kopması, hatta kendi tarafını eleştirmesi, nefretle karşılanır. Düşman zaman zaman saygı uyandırabilir, ama hain daima mahkûm edilir. Hainler öylesine aşağılık sayılırlar ki Dante’nin Cehennem’inde bile en aşağı mevki, yakınlarına ve vatanlarına ihanet edenlere ayrılmıştır. Cinsel suç işleyenler, katiller, zındıklar, sapkınlar, ırz düşmanları, büyücüler, hırsızlar ve riyakârlar Dante’nin Cehennem’inde hainlerden daha itibarlı bir konumdadırlar.
 
Don Kişot, kendine olaylar icat ediyordu — biz ise üzerimize gelen olayların elinden nasıl kurtulacağımızı bilemiyoruz.
E. M. Cioran, Burukluk


13731663_1731280887140279_4354354603653451124_n.jpg
 
Geri