Sisifos Söyleni

  • Kullanıcı SiNGo
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Üye Günlüğü
FORUMSAL.NET YENİDEN ERİŞİME AÇILDI ForumSAL · Bilgilendirme

Yaşanan süreçte sabır gösteren ve yanımızda olan tüm üyelerimize teşekkür ederiz. Alternatif adreslerimiz üzerinden de bize ulaşabilirsiniz.

Alternatif erişim adreslerimiz
⚪ Konu yazarı en son 135 gün önce aktifti
Sezen

- yazarım sana.
- yazma... o zaman, o zaman bekliyor insan. e buraya çok az insan geliyor, çok insan gidiyor. e kalan da bekliyor ama bazen çok uzun bekliyor. yani hani mesela zannediyorsun ki bi yoldan birisi gelecek, boş uzun bir yol, devamlı ona bakıyorsun, sonra kimse gelmiyor... yazma onun için.

13062400_1049275651782454_4419713565630863543_n.jpg
 
Bir mağara düşün dostum. Girişi boydan boya gün ışığına açık bir yeraltı mağarası. İnsanlar düşün bu mağarada. Çocukluktan beri zincire vurulmuş hepsi; ne yerlerinden kıpırdamaları, ne başlarını çevirmeleri kabil, yalnız karşılarını görüyorlar. Arkalarından bir ışık geliyor.. Uzaktan, tepede yakılan bir ateşten. Ateşle aralarında bir yol var, yol boyunca alçak bir duvar. Gözbağcıları seyircilerden ayıran setleri bilirsin, üzerlerinde kuklaları sergilerler, öyle bir duvar işte… Ve insanlar düşün, ellerinde eşyalar: Tahtadan taştan insan veya hayvan heykelcikleri, boy boy, biçim biçim. Bu insanlar duvar boyunca yürümektedirler, kimi konuşarak, kimi susarak. Garip bir tablo diyeceksin, hele esirler daha da garip. Doğru.. O esirler ki ömür boyu başlarını çeviremeyecek, kendilerini de, arkadaşlarını da, arkalarından geçen nesneleri de duvara vuran gölgelerinden izleyecekler. Şimdi de mağarada seslerin yankılandığını düşün… Dışarıdan biri konuştu mu, esirler gölgelerin konuştuğunu sanır, öyle değil mi? Kısaca onlar için tek gerçek var: Gölgeler.

Tutalım ki zincirlerini çözdük esirlerin, onları vehimlerinden kurtardık. Ne olurdu dersin, anlatayım.. Ayağa kalkmaya, başını cevirmeye, yürümeye ve ışığa bakmaya zorlanan esir, bunları yaparken acı duyardı.Gözleri kamaşır, gölgelerini görmeğe alıştığı cisimleri tanıyamazdı. Biri ona, ”Ömür boyu gördüklerin hayaldi. Şimdi gerçekle karşı karşıyasın” diyecek olsa, sonrada eşyaları bir bir gösterse,”bunlar nedir” diyecek olsa, şaşırıp kalır, mağarada gördüklerini, şimdi gösterilenlerden çok daha gerçek sanırdı.

Bir de düşün ki tutsağı mağaradan çıkarıp dik bir patikada güneşin aydınlattığı bölgelere sürükledik. Bağırdı, yanıp yakıldı, öfkelendi… Kulak asmadık. Gün ışığına yaklaştıkça gözleri daha çok kamaştı. Hiçbirini seçemez oldu gerçek nesnelerin. Sonra, yavaş yavaş alıştı aydınlığa. Önce gölgeleri fark etti, arkasından insanların ve cisimlerin suya vuran akislerini. Akşam olunca göğe çevirdi bakışlarını, ayı gördü, yıldızları gördü. Zamanla güneşin suya vuran akislerine bakabildi. Nihayet gökteki güneşe çevirdi gözlerini. Ve düşünmeye başladı. Ona öyle geldi ki mevsimleri de, yılları da güneş yaratıyor, görünen dünyanın yöneticisi o. Esirlerin mağarada gördükleri ne varsa onun eseri. Ve eski günlerini hatırladı. Ne kadar yanlış anlamışlardı bilgeliği. Mutluydu şimdi, mağarada kalan arkadaşlarına acıyordu. Eski hayatına, eski vehimlerine dönmemek için her çileye katlanabilirdi.

Adamın mağaraya döndüğünü tasavvur et. Karanlığa kolay kolay alışabilir mi? Dostlarına hakikati söylese dinlerler mi onu? Ağzını açar açmaz alay ederler: “Sen dışarıda gözlerini kaybetmişsin arkadaş. Saçmalıyorsun. Biz yerimizden çok memnunuz. Bizi dışarı çıkmaya zorlayacakların vay haline!”
İşte böyle aziz dostum. Sana anlattığım hikaye kendi halimizin tasviridir. Yer altındaki mağara: Görünürler dünyası. Yücelere çıkan tutsak, meseller (idealar) alemine yükselen ruh..
 
Geceye Övgüler I
​

Tarih boyunca bize, tüm kültürlerde, karanlığın kötü güçlerle ilişkili olduğu öğretildi. Gece insanlarından, geceyi yaşayan, gecede yaşayan insanlardan korkmamız gerektiği anlatıldı. Oysa gündüz ve gece kişileri aslında aynı kişiler. Gün ışığı içimizdeki teslimiyetçiliği ortaya çıkarır, ama geceleri kendimizi özgür hissederiz. Düzen güçleri bizi, geceden, özgürlükten kaçınmaya koşullandırmışlardır.

Kurumlar, ister din, ister aile, ister devlet kurumları olsun, gece insanlarına korkuyla bakarlar. Karanlıkla birlikte uyrukların denetlenmesi zorlaşır. Gece insanlarına her zaman kuşkuyla bakılır. O saatlerde ayakta olan hiç kimse hayırlı bir iş peşinde olamaz. Gündüzleri egemenliğini sürdüren kurulu düzen güçleri, varlıklarını ve baskılarını gece düşmanları bahanesiyle haklı çıkarırlar; belirsiz, soyut kavramlarla öcüymüş gibi söz edilen bu düşmanları biz hiç görmesek de.


Yöneticiler de bize hep gündüz gözüyle gösterilirler, hep gündüzlerin bir parçası olarak görünürler bize. Bir başkan, bir papaz ya da bir general, doğanın güzelliği içinde, arkasında parlayan bir güneşle canlandırılabilir, ama gecenin karanlık fonu önünde, asla.
 
Geceye Övgüler II
​

Gece vakti, gündüzün telaşından, hayhuyundan eser kalmaz. Az çok huzura kavuşmuş oluruz. Şöyle bir on saat kadar, bizden istenen, beklenen bir şey olmayacaktır. Yiyeceğimizi seçmekle ya da yaratmakla işe başlarız. Gündüzleri yiyip içtiklerimiz, çoğumuz için, kurumsallaştırılmış ve standartlaştırılmıştır. Halbuki geceleri, hem ne yiyeceğimiz konusunda daha çok seçeneğimiz vardır, hem de onu dilediğimiz gibi hazırlamakta daha özgürüzdür. Ayrıca, yemeğimizi alelacele yemek zorunda da değilizdir. Fast food dedikleri şey, gündüze egemen olan baskıcı güçlere aittir. Gündüzlerin fast food yiyicileri olarak bizler, bizi yöneten mega mekanizmanın parçalarıyız. Oysa geceleri, kendi besinimizin hazırlayıcıları olarak, zamanı ve mekânı gönlümüzce düzenleyebiliriz.
 
Sezen

Son zamanlarda dünyayla tek bağlantım şu bilinmeyen karşı pencere, bana hep aynı müzikle karşılık veren. Kim bu? Nasıl biri? Bir sabah, onu bulmaya çıkmıştım ama sonra bir daha düşündüm. Belki de bilmemek ve hayal etmek daha iyidir. Benim gibi bir münzevi olabilir miydi? Ya da belki küçük bir kız çocuğu, okula gitmeden önce bilinmez bir oyun oynayan. Her şey çok çabuk gelişti. Şu şüphe uyandırıcı ağrı. Öğrenmek için inat edişim, bilmek isteyişim. Sonra da karanlık. Etrafımı saran sessizlik. Sessizlik. Her şey, bizi, kış gelmeden önce teknelerin gölgeleri üzerine vuran uykudaki güneşin aniden açmasını sağlayarak, âşıkları dışarı uğratan riyakâr baharın verdiği sözlere inanmaya itiyor. Kış gelmeden önceki her şeye inanmaya itiyor.

[YOUTUBE]5K4BsnjMJuM[/YOUTUBE]
 
Geceye Övgüler III
​

Gece, uyku zamanı olduğu gibi, düş görme zamanıdır da. Gördüklerimizi, işittiklerimizi, kokladıklarımızı ve düşündüklerimizi sınırlayan diller, formlar, davranış biçimleri ve algısal paradigmalar, kendine özgü bir biçimi ve dili olan düşlerin yapısına aykırıdır. Düşlerde renkler, görüntüler, insanlar, duygular ve düşünceler özgürce birbirine karışır ve benzersiz bileşimler yaratırlar. Öylesine özgürdür ki düşler, onları söze dökmekte güçlük çekeriz insan zihnini gün boyunca biçimlendiren o katı yapılar düşlerimizi dillendirmeye yetmez, hatta engel olur. Uyuyamayan, uykusuzluk hastalığı çeken kişiler, karanlığın getirdiği sınırsız özgürlük ve gerçeklikle .baş edemeyen kişilerdir aynı zamanda. Bu insanlar, gün boyunca, her şeyi izlemekle oyalanırlar. Oysa gece artık izlenecek bir şey yoktur. Sadece, yaşamın o belirgin sesi duyulur içten içe. Gündüzden soyutlanıp, kurtulmuş olan anlamsızlık, artık saklı değildir. Hayatta olma bilinci kendini daha güçlü bir şekilde hissettirir geceleri, ölümün varlığı da öyle. “Yaşamın anlamı” gece duyumsanır ve sorgulanır. Kimse bunu öğle yemeği sırasında tartışmaz. Yaşam, gecenin konusudur.
 
Asker kaçağı değilim. Ne bayrağımızı yakıyorum ne de Kanada’ya kaçıyorum. Burada kalacağım. Beni hapse mi tıkmak istiyorsunuz? Olur, istediğinizi yapabilirsiniz. 400 yıldır zaten hapisteyim. Üç beş yıl daha yatacakmışım ne çıkar. Ama katillere yardım edip fakirleri öldürmek için 15,000 km’lik bir mesafe katetmeyeceğim. Ölmek istesem, burada ölürüm. Şimdi, sizinle kapışarak ölürüm. Benim düşmanım sizlersiniz. Çinliler, Vietkonglar veya Japonlar değil. Özgürlüğümü istediğim zaman bana karşı çıktınız. Hakkımı aradığımda bana karşı çıktınız. Eşitlik istediğimde bana karşı çıktınız. Benden bir yere gidip sizlerin uğruna savaşmamı mı istiyorsunuz? Ben haklarımı ve dinî özgürlüğümü elde etmeye çalışırken sizler bana Amerika’da bile destek vermediniz. Kendi memleketimizde bile beni savunmadınız.

Muhammed Ali
 
Sezen

Sandala uzanıp hayatımda ilk kez ölmeyi diledim. Fakat yaşamayı olduğu gibi ölmeyi de beceremediğimden, iyiliksever bir katilin ortaya çıkmasını umuyordum. İnsanın sıkıntıdan ya da acıdan ölemeyecek olmasına üzülüyordum.
 
Beklerken bir kaç saat geçti. Yanımdan üç beş otobüs, beş on kedi, yirmi otuz insan geçti. Parkın üzerinden siyahın bir sürü tonu geçti. Sıkılıp eve döndüm, kumandaya gitti elim, ekrandan peş peşe programlar geçti. Önümden elinde çay bardağıyla annem geçti. Uzaktan trenler geçti. İçimden kısık sesle söylenen şarkılar geçti. Hatta bir ara içim geçti. Beklerken bir sürü şey geçti, zaman bir türlü geçmedi..
 
Ölen bir insanın ardından, bir an için yeryüzüne yararlı bir sessizlik çöker; dünya üzerindeki uğraşlar bitmiş, gelecek ölümü beklemekten kurtulunmuş, sanki bir yanlışlık telafi edilmiştir.
 
Görünüşte hepimiz yaşama yetisine sahibiz, çünkü arada bir kaçıp yalana sığınırız; körlüğe, heyecana, iyimserliğe, bir inanca, kötümserliğe....
Ama Franz hiçbir zaman koruyucu bir sığınağa saklanmadı; hiçbirine..

MİLENA'YA MEKTUPLAR syf.356
 
Özür dilerim. Size bir şey sorabilir miyim ?
Hayat neden bu kadar zalim ?
İnsanlar ! İnsanlar neden bu kadar zalim ?
Yaşamak neden bu kadar zor ve neden bu kadar güzel ?
Ve vazgeçilmez ?
Peki, insanların birbirini anlamamak için bu büyük çabası neden ?
Biliyor musun ? Her tarafım kanıyor. Acılar içindeyim, çürüyorum. Onların istedigi gibi bir adam olmak istiyorum ama beceremiyorum.
" Bana yardım edin ! " diyorum, kaçıyorlar.
" Gelin biraz konuşalım !" diyorum, masayı terk ediyorlar.
" Ölüyorum ben !" diyorum, " Ne zaman öleceksin ?" diye soruyorlar.
Lütfen bana söyler misin ? Ne oldu ? Bize ne oldu ? Eskiden böyle değildi. Şimdi ne oldu ?
Neden artık insanların bir takım duygulara ve düşüncelere prim verecek zamanları yok ?
Neden bu kadar hızla koşuyorlar ?
Neden bir an bile olsa ; durup hayatın, insanın, evrenin anlamı üzerine düşünmüyorlar ?
 
Ölüm son mu?
Platon: hayır
Augustinus: hayır
Gazzali: hayır
Kant: bilemem
Hegel: yani…
Nietzsche: evet
Heidegger: evet
Aristoteles: evet

Kaç yaşındayken babasını kaybetti?
Platon: 1
Aristoteles: 9
Newton: 1
Leibniz: 6
Hume: 2
Nietzsche: 5
Camus: 2
Sartre: 2

Evlendi mi?
Platon: hayır
Descartes: hayır
Spinoza: hayır
Leibniz: hayır
Hume: hayır
Newton: hayır
Kant: hayır
Nietzsche:hayır
Sartre: hayır
Schopenhauer: hayır

Toplum nedir?
Schopenhauer: Ateştir
Nietzsche: Hastalıktır
Sartre: Sıradanlıktır
Loke: Toplum yaratıdır

Devlet nedir?
Platon: Adalet
Aristoteles: Medeniyet
Farabi: Fazilet
Hobbes: Canavar
Hegel: Tin
Marx: Burjuvazi
Foucault: Kontrol
Nietzsche: Soğuk canavarların en soğuğu

Suçlu kim?
Marx: Zengin
Rand: Fakir
Freud: Annem
S. de Beauvoir: Babam
Nietzsche: İsa
Sartre: Kendin
İyimserlik: Bardağın yarısı dolu.
Karamsarlık: Bardağın yarısı boş.
Görecelik: Kime göre? neye göre?
Nihilizm: Kimin umurunda?
Varoluşçuluk: iç!
Stoacılık: Siktir et

Hayatın anlamı nedir?
J.S Mill: Mutluluk
Schopenhauer: Acı
Nietzsche: Güç
Marx: İdeoloji
Camus: Saçma

Nereye gidelim?
Thoreau: Ormana
Nietzsche: Dağlara
Hegel: Denize
Heidegger: Çöle
Freud: Yatağa
 
Yağmurlu sessiz bir pazar işte böyle geçiyor benim için; yattığım oda da oturuyorum, huzur içindeyim; ama karar verip de yazı yazmaya koyulacakken oysa önceki gün tüm varlığımla yazıların içine dalmayı istemiştim, hanidir gözlerimi dikmiş parmaklarıma bakıyordum. Sanırım bu hafta düpedüz bunun etkisi altında yaşadım ve söz konusu etkinin gücünü harcayıp tükettim artık, dolayısıyla işe yaramaz duruma geldim.


13406753_241873892861225_7988697005004552656_n.jpg
 
”Bir kitabı okurken geçen iki saatin ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu farkedince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım. ” ( sf:86 )

Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı oldukça derinliğe, etkileyiciliğe sahip ve kurgusu iyi bir uzun hikaye. Okurken öğreten ve düşündüren bir uzun hikaye olması itibariyle de oldukça başarılı bir eser. Ben elbette bu eser hakkında ”vah vah” ya da ”vay vay” türünden bir yazı yazmayacağım. ”Ne güzel bulmuşlardı birbirlerini, ah şu ölüm olmayaydı” veya ” Raif, aşklarının meyveleri olan şirin kızı daha sonradan bulup niye sahiplenmedi ki..” türünden tartışmalara girmeyeceğim. Öncelikle eserin kurgusundan özetle bahsetmeliyim. 2 kısımdan oluşan eser ilk bölümde sıradan görünümlü hatta sıradan da öte ruhsuz, tepkisiz bir kişilik olarak karşımıza çıkan Raif efendi bir şirkette tercümanlık yapmaktadır. Hikayede anlatıcı yazar ise Rasim; Raif Efendinin iş arkadaşıdır. Rasim oldukça sıradan ama gizemli Raif Efendinin gizemini ortaya çıkaracaktır.

İkinci kısımda ise bir hastalıktan dolayı ölecek olan Raif efendi hayatının en önemli kısmını yazdığı defteri Rasim’in okumasıyla başlar. Raif Efendi 24 yaşında sabun imalatının teknolejisini öğrenmek için Almanya’ya gitmiştir. Fakat Raif’in iş ile hayat ile bağı o yaşlarında da yoktur. İnsanlardan uzak, çevresine yabancı bir kişilik olup o daha çok kitap okumayı ve düşlerde yaşamayı seven bir insandır. Birgün bir sergi salonunda gördüğü portredeki kadına aşık olur. Hergün salona gelir, kapılar kapanana dek portreyi soluksuz seyre dalar. Portrenin sahibi ressam kadının kendi portresini çizdiğini bilen Raif bu ressamı bulur, tanışırlar ve nihayet büyük bir aşk yaşarlar. Fakat Maria Puder’in yani Kürk Mantolu Madonna ölür ve hikaye Raif’in bu ölümü 10 yıl sonra öğrenip hayata, insanlara ve kendine küsmesiyle biter.
 
Akıl hastanesinin bahçesinde sigara içiyordum. Merakımdan sanırım, bir şekilde orada buldum kendimi. Kendi halinde, oldukça normal davranan, yüz çizgilerinden kırklarında olduğunu düşündüğüm bir adamla göz göze geldik. Ben bir kaç kafamı çevirsem de, o gözlerini üzerimden hiç çekmedi. Kıyafetlerinden anladığım kadarıyla misafirdi orada, hasta demeye dilim varmıyor şimdi. Önce biraz çekindim, sonra cesaretimi toplayıp küçük adımlarla yaklaştım yanına.


“Sigara versene” dedi hemen. Sigarayı uzatırken “neden buradasınız ?” demiş bulundum. Sigarasını yaktı, tekrar gözlerini dikti üzerime. Kırpmıyordu bile, ürkmedim desem yalan olur.


“İyi günler” dileyerek uzaklaşmaya karar verdim. “Belki de yanlış bir soru sormuşumdur. Belki canını sıkmışımdır ya da ne bileyim adam deli işte!” diye geçirdim içimden.


“Sen neden burada değilsin ?” diye bağırdı arkamdan. Öyle bir bağırdı ki, arkamı dönmeye korktum. Cinnetle bağırır gibi.. Döndüm yüzümü, olduğum yerde, yaklaşmadan baktım yüzüne. Bu sefer sesini daha da yükselterek, tekrarladı; Sen neden burada değilsin ? Onca sahtekarın, onca vicdansızın, onca ihanetin içinde durabilmeyi nasıl başarıyorsun ? Çocukların vurulduğu, çiçeklerin koparıldığı, sevgilerin harcandığı, umudun tükendiği, renksiz, yapay bir dünya var dışarıda. Uyuşmadan uyum sağlayamadığım, gürültüsünden uyuyamadığım. Kirli, kibirli, kaba bir dünya var. Çıkarları uğruna seni çakıyla son model bir arabayı çizer gibi çizecek binlerce insan var. Kanını emecek bir sürü vampir. Sana kullanılıp, köşeye atılmış pis bir mendil gibi hissetirecek bir sürü katil. Sen neden burada değilsin ?
 
Geri