Hüzün Kovan Kuşu

  • Kullanıcı Arda1
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Üye Günlüğü
FORUMSAL.NET YENİDEN ERİŞİME AÇILDI ForumSAL · Bilgilendirme

Yaşanan süreçte sabır gösteren ve yanımızda olan tüm üyelerimize teşekkür ederiz. Alternatif adreslerimiz üzerinden de bize ulaşabilirsiniz.

Alternatif erişim adreslerimiz
⚪ Konu yazarı en son 1117 gün önce aktifti
Çok pis canım sıkılıyordu o sabah. Hatıralar ve şairler, kötü evler ve ara sokaklar, polisler ve özel güvenlikler tarafından hırpalanmıştım. Sınır dışı mı ederlerdi yoksa kendi imkânlarımla mı giderdim bilmiyordum ama bir hicrete ihtiyacım olduğu kesindi. Hayatımı resetleyip her şeyi yeniden düşünmek, her şeyi yeniden yorumlamak, her şeye yeniden alışmak istiyordum. Elimdeki çay bardağını manasızca evirip çeviriyordum. Basit bir şey söylemek istiyordum ama asla unutulmayacak bir şey. Her an söyleyebilirdim de. Ağzım iyi laf yapıyordu o aralar. Zamanın dışındaymış kadar kederli ve salaktım çünkü. Ama seninle konuşamıyordum bir türlü. Senin karşındayken utanıyordum, ufalıyordum, büzülüyordum, notlarıma bakmaya ihtiyaç duyuyordum.​
 
Altı yaşında bir yaprağa dokundum ve dedim ki sevgili yaprak seni hiç unutmayacağım. Yedi yaşında gasp ettim hain bakkalı ve siyah beyaz televizyonda seyrettim ilk Pembe Panter’i. İkinci çinkoda kaldım 1989 yılbaşında. Malmö maçından sonra oturup ağladım. Körfez Savaşı’nda Amerika’yı tuttum. Petrole bulanmış o hüzünlü karabatak kuşu yüzünden. Çok sonra öğrendim Alaska’daki bir tanker kazasında kirlenen kuşların görüntüsünü kullandıklarını. Arapçayı gofret ambalajlarından sökmeye çalıştım ertesi yaz. Gonga vurdum ses çıkmadı o kış, bir rüyada. Kulağıma sinek kaçmasından ve bu sebeple delirmekten korktum birkaç yıl. On altı yaşında, tam söze girecekken tentenin üstünde gezinen kedi bütün çay bahçesini tedirgin etti. Okuldan kaçıp 1 Mayıs’a gittim on yedi yaşında. Ertesi yıl her taraf yıkıldı bir yaz gecesi. Evrenin temel yasası: Bağlı olan her şey bir gün çözülür, atom altı parçacıklar bile. On dokuz yaşında gündüzleri uçarıydım geceleri stoacı. Bulduğum yerde yitirdiğim bir şey vardı o sonbahar, Ankara’ya ilk gelişim. Ama neydi, kim bilir. Çekilen acıların beş saniye içinde kendi kendilerini imha etmelerini istiyordum galiba. Bin kez dinledim şu hüzünlü anonsu: Son istasyon Batıkent. Metronun girişinde yatmıştım bir gece. Altüst, sarhoş, yalınayak. Onca yıl sonra başladığım yerdeydim. Yemiştim Pembe Panter’den beşpençeyi, etkisiz hale getirilmiştim. Orada öyle iki seksen uzanmış, hiç verilmemiş bir sözün gerçekleşmesini beklemiştim. Şimdi ateşe bakıyorum ateşe benzemek için.​

[YOUTUBE]dWdsQ4fq4iM[/YOUTUBE]​
 
Çıplağız çünkü, sevişemeyiz bu yüzden.
Çünkü dini aşktır sevişmenin, dili her zaman vücut değil.
Yalnızız, korkağız, karanlığız biraz, biraz yok, hiç biraz.
Demek istiyorum ki giyinsem senin yalnızlığını sığmayacak kadar yokum, diyorum ki soyunsam yalnızlığımı, ürker çıplaklığın.

İşte bu yüzden, yarımız, yitiğiz, arasak bulamayız kendimizi, doğuramayız öldürdüğümüz yerden birbirimizi.​
 
Ben daha önce hiç kimseyi böyle sevmedim diyordum kendi kendime sevemem de..
Filan zaman sonra bir başkasını sevdim, ona da "ben daha önce kimseyi böyle sevmedim"dedim..
Bir süre sonra başka birine aşık oldum, ona da "ben daha önce hiç kimseyi böyle sevmedim"diyecektim ki..
dur dedim kendime, ne bok yediğin belli değil..
Vallahi dedim ben daha önce aşktan daha boktan bir şey görmedim..
Sonra bir kişi daha oldu, ona dürüst davrandım..
Kusura bakma henüz ne bok yediğimi bilmiyorum, zamanla netleşiriz dedim..
bana baktı( sanırım kusura baktı)
bunun için çok geç, "ben daha önce kimseyi böyle sevmedim" dedi..
Anladım ki, kimse ne bok yediğini bilmiyordu..
bir sigara yaktım, karnım açtı..
gidip iki yumurta kırdım..​
 
Kendimizi özgür zannediyoruz oysaki sadece ipimizi biraz uzun bırakmışlar. Sınırlara gelince fark ediliyor bu. Dışarı çıkmak isterken kendini cama vurup duran yarı delirmiş karasinekler gibiyken. Sadece geceleri, yapayalnız ve yalınayakken anlaşılabilecek şeyler var.
 
- Boku bokuna gitti lan parmağım, Suna lan özlüyom parmağımı
- Serçe parmak be abi. Pek eksikliğini hissetmiyorsundur heralde.
- Olur mu lan. Kulağımın içini kaşıyordum ben onunla
 
İçimde şefini kaybetmiş bir orkestranın hüznü dışımda Charlie Chaplin gülüşü
 
Bir gün tanışacağız, arkadaşlığımızın arkadaşlık düzeyinde kalmayacağını bilerek arkadaş olacağız, sonra sevgili. Bir ay, altı ay, üç yıl. Sonra ben, bir akşam ya da sabah ya da gece yarısı, henüz sen beni terk etmemişsen tabii, herhangi bir neden belirtmeden çekip gideceğim. Çünkü veda konuşmalarını beceremem. Becerebilseydim altı sene önce evlenmiş olurdum. Nasıl ayrılacağımı tahayyül edemediğim için evlenemedim. Ama bu ayrı bir konu. (Ve sana –bir cümleye “ve” ile başlamanın ona ilahi bir ton kattığını Jonathan Safran Foer’den öğrenerek kullanmaya karar verdiğimi de belirtmek isterim– erkek dünyasının tam kalbinden bir tavsiye, bu tarz dostane veda konuşmalarını becerebilen adamlardan uzak dur lütfen. Onlar bir gece uyanıp seni kıtır kıtır kesebilecek kadar kendine güveni yerinde adamlardır. Onlar en düşmanca hislerini bile dostane biçimde ifade edebilen gerçek erkeklerdir, onlar ergen değildir. Ece Temelkuran ne güzel kadın.) Her neyse. Ve sen kendini bok gibi hissedeceksin. Haklı olarak. Ve üzüleceksin. Ve sen üzüldüğün için ben de üzüleceğim. Ama bunu çaktırmayacağım. Ve sen benim taş kalpli ve vicdansız biri olduğumu düşüneceksin. Götün önde gideni olduğumu düşüneceksin. Bu düşüncelerini bir terbiye süzgecinden geçirip smslere dökeceksin. Ve ben onları okurken şöyle düşüneceğim, “Sanırım ben bu dünyaya insanların kalbini kırmak için geldim.” Sonra bir gece saat ikide, alkollüyken telefon açıp bağıra çağıra dökeceksin içindeki bütün zehri. Ama benim kafam o an yazdığım şeyin zehriyle dolu olduğundan senin zehrinden etkilenmeyeceğim ve diyeceğim ki, “Yarın akşamüstü bir kahve içmeye ne dersin?” Ve sen de diyeceksin ki, “Yarın akşamüstü gelip seni bıçaklamama ne dersin bencil piç? Bip bip bip biiiip…” Her neyse. Dışarıda kahve içmekten nefret ederim zaten, evde yeterince içiyorum. Kahve içelim dememin nedeni, bira içip duygusallaştıktan sonra aynı döngüye tekrar başlamaktan korkuyor olmam. Sonuçta bir gün, o kahveyi barış içinde içeceğiz, havadan sudan konuşacağız, herkesin herkessiz yapabileceğini bildiğimizden (Tezer Özlü ne güzel kadın); kendimizle, o ana kadar ki bütün aptallıklarımızla dalga geçebileceğiz ve en sonunda, “Ne güzel böyle, bunu her zaman yapalım,” diyeceğiz. Masaya gelen, donmuş sümüğü üst dudağına yapışık çocuktan selpak ve bu işi sadece hayır için yaptığını iddia eden adamdan tükenmez kalem alacağız. Selpak mı kalem mi diye soracağım. Tabii ki de kalemi seçeceksin. Sonra aramızdaki sessiz anlaşmaya uyarak, bir daha bu kahve faslını hiç tekrarlamayacağımızı bilerek, ayrı yönlere gideceğiz.​
 
Sen gülünce hemen ben de gülüyorum. Sen ağlayınca ben de hemen bir sigara yakıyorum. Sen pazara çıkınca ben de en azından balkona çıkıyorum. Sen bir şey sorunca biraz düşünüp cevap veriyorum; ama çoğu zaman yine yanlış oluyor, kimi zamansa susarak boş bırakıyorum o soruyu. Sen tartışmak isteyince bildiğim herşeyi unutuyorum. Sen, unuttunmu diyince zaten bildiğim bir şeyi tekrar hatırlıyorum. Senin varlığın bana yapılmış enteresan bir şaka sanki. Aslında ben hala bu şakaya nasıl karşılık vermem gerektiğini arıyorum.

Emrah Serbes​
 
[YOUTUBE]bGCfbsfwbgQ[/YOUTUBE]

Bazı anılar vardır siyahlarda yaşar,
Bazı anılar vardır beyazlarda yaşar,
İkisinin tek ortak özelliği vardır,
Birbirlerine bulaşınca Grileşirler...
Elif Eylül
 
[YOUTUBE]bGCfbsfwbgQ[/YOUTUBE]

Bazı anılar vardır siyahlarda yaşar,
Bazı anılar vardır beyazlarda yaşar,
İkisinin tek ortak özelliği vardır,
Birbirlerine bulaşınca Grileşirler...
Elif Eylül

Pilli bebek , ukala sözler :hi:
 
Böyle şeyler güpegündüz nereden gelir aklıma. Ben neden darbelere, iç savaşlara, bozuk demokrasiye, sürekli zam gelen ulaşım ücretlerine, boşu boşuna gelip geçen yazı bir kenara iter, öpüştüğümüz anlara takılı kalırım. Ben neden ağzım burnum kırılmış, içim paramparça iken bir acil servise değilde sigara paketine uzanırım. Ben niçin "Bu dünyanın bir yerlerinde benim için de bir şeyler var, onları bekliyorum" kendimi kandırdım bunca zamandır diyemiyorum. Kafam karıştığı için mi peyniri pencere önüne çiçekleri buzdolabına koydum. Üzgün olduğum için mi herkesten nefret ettim. "O gün bu gündür şarabı şişeden içerim" gibisinden bir şeyler mi vardı da kalbimde Zeki Müren'i gönülden sevdim. Adının ve soyadının büyük harfle yazılmasına özen gösterdim. Ben ne zaman toplumsal meseleleri bir kenara itip seninle toplumsallaşmayı kendime karne hediyesi bildim. Yahu, ben dün neden o dilenciye on lira verdim, "kavuştursun" filan dedi diye mi.. Abi ben niye göğsüme bu bıçağı saplayanı bu denli anlatılamaz sevdim. Ben niye o akşam yanımda otururken seni oracıkta öldürmedim. Ve sen o akşam beni neden öyle güzel öptün ?​

[YOUTUBE]ogBwetZW4Dc[/YOUTUBE]​
 
Kimseyle konuşmuyorum.
Böyle daha iyi oluyor sanki.
Bir anlamı olduğundan değil.
Konuşamadığımdan da değil.
Canım istemiyor sadece.
Aslında canım isterse bir saksı bitkisiyle hava durumu hakkında bile konuşabilirim.
Ama hiç canım istemiyor işte.
Sahiden de hiçbir şey söylemeden susarsam ne demek istediğim anlaşılabilir mi ki ?
​

​
 
Bana aşkı yakıştırmadılar. "Aşk rahat insanların işi değil." Dediler. "Bir parça mutluluk ve bolca hüzün... Güzel hayallerini yok eder." Dediler. Oysa melankoli de bir mutluluk unsurudur. Acıdan ders çıkaramayan insanlar bunu bilmeden ölecekler.​

[YOUTUBE]_Q3YES8qQVQ[/YOUTUBE]​
 



Bazı şeyleri iyileştirmeye çalıştıkça
Daha çok ‘yaralarsın’.
Kandığında kanarsın.
Durmazsın durduramazsın.
Bedeninin tam ortasında sol tarafındasındır.
Volkan patlatıp durdurursun
Aykırısındır
Ayrıştırırsın geçmişle geleceği
Vardığın sonuç ise yerinde saymak/sayıklamaktır.

Daha önemli şeylerin olduğunu
Sayıklarsın aynada ama
Saydığın can kırıklarına bugün; kaç tane eklendiğidir?

Bilirsin gereksiz sayıklamalardır
Ama görüneni görmek istemezsindir
Bütün ağrı solda toplanmıştır.
Attıkça çoğalır. Ayırdıkça ağırlaşırsın.
Anlarsın Ağrıdıkça sağırlaşırsın.

Bugün başka ‘ben’im dersin
Kapıdan çıktığında
Kaçtığın yerde ilk olansındır.

Susarsın kimsesizlikle sulanırsın.
Kapıları kapatırsın.
Bu can izleri benim dersin sonra
Kurtulmak istersin üvey evlat gibi kapı dışarı edersin
Kendinde değilsindir
‘Zaten aşk kendinde olmama halidir’ dersin
Gider gelirsin denklemlerde demlenirsin…

İçindeki acıyı dilde anlama dökemezsin
Demlenen acıyı servis edemezsin
Kıvrandıkça elli parçaya dönersin
‘Anne’ dersin ‘baba’ dersin ‘dost’ dersin
Ama bilirsin;
Çare kendindedir.
‘Can’ dersin ‘canan’ dersin ‘cananım’ dersin
Hepsine bir şehirde bedel ödersin.

Kıvrana kıvrana başa dönersin
Anlarsın kaç cümle kursan da kaç lügatte olsan da
Yazdığın kendini tekrar etmekten başka bir şey değildir…
Alıntı
​
 
Bizim makyajımız arabamızdır. Biz de böyle​

ujdm3.jpg
 
Babam fabrikadan aldığı maaşının yarısıyla yirmi sene boyunca taksit ödeyip İnan Yapı Kooperatifi’nden bir daire sahibi oldu. Taksitlerin bittiği ay deprem oldu, ev yıkıldı. Tek yumrukla nakavt. Her zaman böyle olur. Mutlu olmak için bir sürü faktörün bir araya gelmesi gerekir.
Mutsuzluk için tek neden yeter...

(Emrah Serbes)​
 
Mütevazı hakikatlerin peşindeydim o gece. Bilmem gerekmeyen şeyleri öğrenmek istemiyordum. Ufak ama kritik bir görev bekliyordum. Ajan olmak isteyen bir çocuk gibi. Bütün gün soğukta gezmiştim, duygularım donsun diye. Küçük dersler almak istiyordum. Tepeden bakmayan insanların vereceği mütevazı dersler. Çevir aç kapağı kim icat etmiştir? Hawaii’de yaşayan etobur tırtıllar nasıl beslenirler? Bla bla bla.

Yaşadıklarıma bir hikâyeymiş gibi bakmak istiyordum ayrıca. Kendi yaşamıma bir hikâye gibi bakarsam geriye dönüp düzeltme şansım olacaktı sanki.

Sonra o gelmişti biraz mahcup ve çok güzel. Yanıma oturup susmuştu. Öfke olarak sessizlikler görmüştüm. Anlayış ifadesi olarak sessizlikler. Kabulleniş olarak sessizlikler. Pişmanlık olarak sessizlikler. Hayranlık olarak sessizlikler. Ama onun sessizliğini çözememiştim.

“Bütün gün yaşadıklarımı bir ajan raporu gibi yazdım,” demişti ilk olarak. Sonra da bir kâğıt uzatmıştı. Kâğıtta şöyle yazıyordu: “24 tane sigara içti. 6 şişe bira. Radyo dinledi. 8 sefer iç çekti. Gizlice ağladı, 12 miligram.”

Sabaha kadar konuşmuştuk orada. Çok zarif sorunları vardı. Bilekliğinin kapatma yeri sıkışmıştı. “Bazen konuşurken birbirimize dokunuyormuşuz gibi hissediyorum,” demişti bir ara. “Sanki konuşmuyoruz da sarılıyoruz.”

Sonra bir daha görüşmedik. Birbirimize o tarz sorular sormamıştık çünkü. Bambaşka bir kafaydı o. Herkes birbirini götürmeye çalışırken çalan şarkıları dinleyen sadece bizdik.

İlk başta tam olarak hissedemediğimiz kırılma anları var. Zamanla harap edici duygulara dönüşüyorlar. Yaralanmanın sıcaklığıyla ilk anda hissedilmeyen kurşunlar gibi. Böyle durumlarda “biraz zaman” her şeyi daha da beter ediyor. Bizi yere seren büyük sorunlar olmuyor hiçbir zaman. Bizi yere seren evdeki şekerin bitmesi oluyor, kaybolmuş bir kitap oluyor, kesilen elektrik oluyor. İkimiz de yere serilmiştik o gece. Öyle bir kafaydı işte.

Şimdi tepelerden aşağı bakıyorum. Kara yılanlar gibi kıvrılıp giden asfalt yollara. Kayaların arasında, balkondan sarkan çocuklar gibi boşluğa uzanan ağaçlara. Sanki köklerinden kurtulup havaya karışmak istiyorlar.

Bazen yine oturuyorum aynı yerde. O geceki tadı yok tabii. Kelimelerin gelip benimle konuşmasını bekliyorum. Onlar da gelmiyorlar. Bazen bir iki fısıltı duyuyorum, o kadar.

“Aslında o kadar da önemli biri olmadığımızı anladığımızda neden üzülüyoruz ki?” diye sormuştu o gece. “Bunun temel bir aydınlanma anı olması gerekmez mi? Hepimizi önemli insanlar olduğumuza inandırdılar. Sonra da çekip gittiler.”

Sonra da gitmişti. Evet. Önemsiz insanlar olduğumuzu hatırlamaya yeniden ihtiyacımız var.

Emrah Serbes
 
Neredeydin diyorum nasılsın iyi misin? Seni özledim diyor. Kalbini kırdıysam özür dilerim kardeşim diyorum. Önemli değil diyor, zaten kalbini İkea’dan almış, söküp takabiliyormuş. Ayrıca yalanlara inanmaya ihtiyacı varmış. Bütün çaresiz insanlar gibi. Bütün hasta yakınları gibi. Dağılan bir okul gibi.​
 
Bir siyah beyaz fotoğrafım ben
Tozlu raflardayım
Eski albümlerde
Yağmurlu günlerde
Alçak gönüllü bir su birikintisiyim
Şehrin karanlık sokaklarında
Donu düşük çocukların yaptığı
Kağıttan bir gemiyim
Yüzüyorum, yüzüyormuyum? Bilmiyorum ...

Bir gün batımıyım güneyde
Bir akşam vaktiyim
Ucuz bir şarabın şişesiyim denizde
Yüzüyorum, yüzüyormuyum?
Bilmiyormusun?
Bir gün bir yağmur sonrası
Siyah beyaz bir fotoğraf bulacaksın yerlerde
İşte o an bir kıpırtıyım yüreğinde
Ve iki damla yaş olacağım güneşli gözlerinde..​
 
Geri