Biz Bize Tarih ..

  • Kullanıcı Nef'
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Forum Meydanı
FORUMSAL.NET YENİDEN ERİŞİME AÇILDI ForumSAL · Bilgilendirme

Yaşanan süreçte sabır gösteren ve yanımızda olan tüm üyelerimize teşekkür ederiz. Alternatif adreslerimiz üzerinden de bize ulaşabilirsiniz.

Alternatif erişim adreslerimiz
🟢 Konu yazarı şu anda aktif
veeeee güneşin hiç batmadığı imparatorluk..

peeki, neden böyle bir isim verilmiş?

bunun nedeni, britanya imparatorluğu'nun dünyanın çok farklı bölgelerinde topraklara sahip olmasıdır..imparatorluğun kanada, hindistan, avustralya, yeni zelanda, afrika ve karayipler'de birçok sömürgesi bulunuyordu..dünya yuvarlak olduğu için bu bölgelerde aynı anda farklı saatler yaşanıyordu..bir yerde güneş batarken, başka bir sömürgede yeni doğuyordu..bu yüzden "Britanya İmparatorluğu'nda güneş hiç batmaz." sözü ortaya çıkmıştır..

britanya İmimparatorluğu özellikle 19. yüzyılda dünyanın en büyük ve en güçlü imparatorluklarından biri hâline geldi..denizlerdeki güçlü donanması sayesinde ticaret yollarını kontrol etti ve dünyanın birçok bölgesinde etkili oldu..bir dönem dünya kara yüzeyinin yaklaşık dörtte birini yönetiyor ve yüz milyonlarca insan britanya yönetimi altında yaşıyordu..

ancak bu büyüklük uzun süre devam etmedi. 20. yüzyılda, özellikle birinci ve ikinci dünya savaşları'nın ardından, birçok sömürge bağımsızlığını kazandı..böylece britanya imparatorluğu giderek küçüldü ve bugünkü hâlini aldı..

"Güneşin Hiç Batmadığı İmparatorluk" ifadesi, britanya imparatorluğu'nun geçmişte ulaştığı geniş coğrafi yayılımı anlatan tarihî bir benzetmedir..bu ifade, imparatorluğun gücünü ve dünya üzerindeki etkisini simgeler..


Screenshot_20260711_130209_Chrome.jpg
 
2024 ve 2025 yılında ziyaret ettim burayı, büyüleyici ve zamanın durduğu yerlerden biriydi, zaman yolculuğu tam anlamıyla

veee Smintheion Antik Kutsal Alanı'nın ve buranın tanrısı Apollon Smintheus'un hikâyesinden bahsetmek istiyorum.

Öncelikle "Smintheus" kelimesi eski Anadolu dillerinde "fare" anlamına geliyor. Bu yüzden Apollon Smintheus, "Farelerin Efendisi" ya da "Fare Tanrısı" olarak biliniyor. İlk duyulduğunda ilginç gelebilir ama o dönemde fareler hem tarım ürünlerine zarar veren hem de hastalık taşıyan canlılar olarak görülüyordu. İnsanlar da Apollon'un bu felaketleri önlediğine, gerektiğinde ise cezalandırmak için fareleri gönderdiğine inanıyordu.

Bu inancın ortaya çıkışıyla ilgili güzel bir efsane var.
Anlatılanlara göre Girit Adası'ndan gelen kolonistler, yeni bir yurt arayışındayken bir kahine danışırlar. Kahin onlara, "Toprağın çocukları size saldırdığı yere yerleşin." der. Bu sözün ne anlama geldiğini önce anlayamazlar. Uzun yolculuklardan sonra bugünkü Gülpınar civarına gelirler ve gece dinlenmek için çadır kurarlar. Sabah uyandıklarında farelerin deri eşyalarını ve kayışlarını kemirdiğini görürler. Bunun üzerine kahinin sözünü hatırlarlar. Fareleri "toprağın çocukları" olarak yorumlar ve buraya yerleşmeye karar verirler. Zamanla Apollon adına büyük bir kutsal alan inşa edilir. İşte burası bugün Smintheion olarak bildiğimiz yerdir.

Apollon sadece güneş tanrısı değildir. Aynı zamanda müziğin, sanatın, kehanetin, düzenin ve şifanın tanrısı olarak kabul edilir. Ancak kızdığı zaman salgın hastalıklar da gönderebildiğine inanılırdı. Bu yönü en güzel şekilde Homeros'un İlyada Destanı'nda anlatılır.

Destanın başında Akha ordusunun komutanı Agamemnon, Apollon'un rahibi Khryses'in kızını geri vermeyi reddeder. Rahip bunun üzerine Apollon'a dua eder. Apollon da öfkelenir ve oklarını Akha ordusunun üzerine göndererek büyük bir salgın başlatır. Günlerce süren hastalık sonunda Agamemnon hatasını kabul eder ve kızı babasına geri verir. Böylece Apollon'un öfkesi diner. Bu olay, Apollon'un hem cezalandıran hem de şifa veren yönünü gösteren en önemli örneklerden biridir.
Smintheion Antik Kutsal Alanı da bu inancın merkeziydi. Buraya gelen insanlar kurbanlar sunar, adaklar adar ve sağlık, bereket ile korunma dileğinde bulunurlardı. Tapınağın mimarisi oldukça etkileyicidir. Ayrıca burada bulunan kabartmalarda ve heykellerde fare figürleri dikkat çeker. Hatta Apollon heykelinin ayağının yanında bir farenin yer aldığı bilinmektedir. Bu da onun Smintheus unvanını simgeleyen en önemli ayrıntılardan biridir.

Bugün Smintheion, sadece bir antik kent kalıntısı değil; Anadolu'nun mitolojik, dini ve kültürel geçmişini yansıtan çok önemli bir merkezdir. Burayı gezen insanlar hem antik dünyanın inanç sistemini hem de Homeros'un destanlarında anlatılan hikâyelerin geçtiği coğrafyayı yakından tanıma fırsatı bulurlar.

Kısacası Apollon Smintheus'un hikâyesi bize, insanların doğayı, hastalıkları ve bereketi nasıl anlamlandırdığını gösteren çok eski ve etkileyici bir mirastır. Bu nedenle Smintheion, Çanakkale'nin en değerli tarihî ve mitolojik alanlarından biri olarak önemini günümüzde de korumaktadır.

kendi çektiğim fotoları paylaşıyorummm

Snapchat-2040249711.jpgSnapchat-620111167.jpgSnapchat-1062879927.jpgSnapchat-1983964846.jpgSnapchat-945565727.jpgSnapchat-243980305.jpgSnapchat-984024389.jpgSnapchat-1873476480.jpgSnapchat-696353493.jpg
 
düşünsenize, bir adam var; dönemin diğer haçlı liderleri zaman zaman barış yaparken, o 'ben anlaşma falan dinlemem.' diyerek kervanlara saldırıyor..bu tavrı yüzünden selahaddin eyyubi onu kişisel düşmanı ilan ediyor.

15-16 yıl esir kaldı. halep'te uzun süre müslümanların elinde tutsak kaldı..buna rağmen serbest bırakıldıktan sonra yeniden savaşa döndü..

kıbrıs'ı yağmaladı..sadece müslümanlara değil, bizans'a ait kıbrıs'a da saldırarak adayı ağır şekilde talan etti..bu yüzden hristiyan müttefikleriyle de arası açıldı..

kızıldeniz'e filo gönderdi..gemiler yaptırıp kızıldeniz'e indi; bazı kaynaklara göre hedeflerinden biri mekke ve medine'ye giden yolları tehdit etmekti..bu, dönemi için son derece sıra dışı ve provokatif bir hamleydi..

selahaddin onu affetmedi. 1187'de hıttin muharebesi'nde esir düştü..selahaddin eyyubi, diğer soylulara gösterdiği muameleden farklı olarak onu bizzat idam etti. bunun nedeni, daha önce yaptığı ateşkes ihlalleri ve kervan saldırılarıydı..

en ilginç noktalardan biri ise tarihçilerin bugün bile onun hakkında ikiye bölünmüş olmasıdır..bir görüş onu "haçlı devleti'nin yıkılmasına yol açan sorumsuz bir maceracı" olarak görürken, başka bir görüş ise "selahaddin'in yükselişini durdurmaya çalışan en saldırgan ama stratejik komutanlardan biri" olarak değerlendirir..

kısacası, reynald de châtillon tarihte "kahraman mı, felaketin mimarı mı?" sorusunun en çok tartışıldığı haçlı komutanlarından biridir..

Screenshot_20260720_160835_Chrome.jpg
 
şimdiiii çooook tatlı bir şeyin tarihine değinmek istiyorum
veeee cheesecake, evet evet o enfes tatlının bir o kadar da şaşırtıcı tarihi var, taaaa antik yunan dönemine uzanan

cheesecake'in kökeni, sanıldığından çok daha eskiye uzanır..bugün bildiğimiz kremamsı tatlıdan farklı olsa da, ilk peynirli keklerin izleri antik yunan'a kadar takip edilebilir.

Antik Yunan'da Cheesecake'in Doğuşu
Cheesecake'in bilinen en eski örnekleri, MÖ 8. yüzyıl civarında Antik Yunan'da ortaya çıkmıştır. Dönemin tariflerinde taze peynir, buğday unu ve bal bir araya getirilerek basit bir hamur hazırlanır, ardından pişirilirdi. Bu tatlı hem besleyici hem de kolay taşınabilir olduğu için farklı amaçlarla tüketiliyordu.
Özellikle MÖ 776 yılında düzenlenen ilk Olimpiyat Oyunları'nda sporculara enerji vermesi amacıyla benzer bir peynirli kek sunulduğuna dair tarihsel kaynaklar bulunmaktadır. Bu yönüyle cheesecake, yalnızca bir tatlı değil, aynı zamanda işlevsel bir besin olarak da görülüyordu.

Roma İmparatorluğu'na Geçiş
Antik Yunan'ın Roma tarafından fethedilmesinin ardından tarif Romalılar tarafından benimsendi ve geliştirildi. Romalı devlet adamı ve yazar Marcus Porcius Cato, MÖ 2. yüzyılda kaleme aldığı De Agri Cultura adlı eserinde libum adı verilen bir peynirli kek tarifine yer verdi. Libum; taze peynir, un ve yumurtayla hazırlanıyor, defne yaprakları üzerinde pişiriliyordu ve çoğunlukla dini törenlerde sunuluyordu.

Orta Çağ'da Avrupa'ya Yayılması
Roma İmparatorluğu'nun genişlemesiyle birlikte peynirli kek tarifleri Avrupa'nın farklı bölgelerine ulaştı. Orta Çağ boyunca İngiltere, Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinde yerel peynir türleriyle yeni yorumlar geliştirildi. Şekerin pahalı olması nedeniyle bal uzun süre temel tatlandırıcı olarak kullanılmaya devam etti.

Modern Cheesecake'e Evrim
Bugün bildiğimiz yumuşak ve kremalı cheesecake ise çok daha sonra ortaya çıktı. 19. yüzyılın sonlarında Amerika Birleşik Devletleri'nde krem peynirin ticari olarak üretilmesiyle tarif önemli ölçüde değişti. Özellikle Philadelphia Cream Cheese'nin yaygınlaşması, modern New York usulü cheesecake'in gelişiminde önemli rol oynadı.

Kısa Zaman Çizelgesi
MÖ 8. yüzyıl: Antik Yunan'da ilk peynirli kekler hazırlanıyor.
MÖ 776: Olimpiyat sporcularına enerji veren yiyeceklerden biri olarak tüketildiğine dair kayıtlar bulunuyor.
MÖ 2. yüzyıl: Romalılar "libum" tarifini yazılı kaynaklara geçiriyor.
Orta Çağ: Tarif Avrupa'nın farklı bölgelerinde çeşitleniyor.
19. yüzyıl sonu: Krem peynirin geliştirilmesiyle modern cheesecake'in temelleri atılıyor.
20. yüzyıl: New York cheesecake dünya çapında ün kazanıyor.

Kısacası cheesecake'in hikâyesi, Antik Yunan'da sporcuları besleyen sade bir peynirli kekten başlayıp, Roma mutfağı ve Avrupa gelenekleri üzerinden günümüzün zengin ve çeşitli cheesecake kültürüne uzanan yaklaşık 2.800 yıllık bir mutfak yolculuğunu anlatır.

Screenshot_20260731_214354_Instagram.jpg
 
Veeee Antik Mısır'a , Nefertiti'ye gidiyoruz

Nefertiti, Antik Mısır'ın en ünlü kraliçelerinden biri. Ama onu ilginç yapan sadece güzelliği değil, aynı zamanda oldukça güçlü bir lider olması.

Mesela adı "Güzel kadın geldi" anlamına geliyor. Kulağa oldukça havalı geliyor değil mi?

En dikkat çekici şeylerden biri de, normalde sadece firavunların yaptığı bazı görevleri onun da yapmış olması. Eski Mısır'da kadınların bu kadar güçlü şekilde tasvir edilmesi pek alışılmış bir durum değildi.

Eşi Akhenaten'le birlikte Mısır'ın dinini değiştirmeye çalışıyorlar. Birçok tanrı yerine Aten adındaki güneş diskine tapınmayı yaygınlaştırmaya çalışıyorlar. O dönem için bu gerçekten çok büyük ve cesur bir değişiklik.

Bir de şu meşhur büstü var. Bugün hâlâ dünyanın en güzel antik eserlerinden biri olarak kabul ediliyor. İlginç olan ise, yaklaşık 3.300 yıllık olmasına rağmen renklerinin büyük kısmı hâlâ korunmuş.

Ama asıl gizem burada başlıyor. Nefertiti'nin mezarı bugüne kadar kesin olarak bulunamadı. Hatta bazı tarihçiler, eşi öldükten sonra kısa bir süre firavun olarak ülkeyi yönettiğini düşünüyor. Fakat bunu kanıtlayan kesin bir delil henüz yok.
Bir başka ilginç bilgi de, onun gerçekten Tutankhamun'un annesi olup olmadığının hâlâ tartışılıyor olması. Yani Mısır tarihinin en ünlü isimlerinden biri olmasına rağmen, hayatıyla ilgili birçok soru hâlâ cevapsız.

Kısacası Nefertiti, sadece güzelliğiyle değil; gücü, gizemi ve arkasında bıraktığı cevaplanmamış sorularla da tarihin en dikkat çekici kadınlarından biri olmaya devam ediyor.

Screenshot_20260805_181836_Chrome.jpg
 
Pargalı İbrahim Paşa: Zirveden Sessiz Bir Mezara


İbrahim Paşa’nın hikâyesi aslında sıradan bir insanın inanılmaz yükseliş hikâyesidir.
Parga’da doğduğu bilinen İbrahim, genç yaşta Osmanlı sarayına geldi. Burada Şehzade Süleyman’ın dikkatini çekti ve onun yakın çevresine girdi. Süleyman tahta çıktığında ise İbrahim’in hayatı tamamen değişti.

Bir zamanlar sarayda sıradan bir görevliyken, kısa süre içerisinde Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü insanlarından biri haline geldi.

Kanuni Sultan Süleyman, ona büyük bir güven duyuyordu. İbrahim Paşa sırasıyla önemli görevler üstlendi ve sonunda sadrazam, yani padişahtan sonra devlet yönetimindeki en güçlü kişi oldu.

Öyle bir noktaya geldi ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun dış politikasında, savaşlarında ve diplomatik ilişkilerinde çok önemli bir rol oynadı.

Fakat İbrahim Paşa’nın yükselişi ne kadar hızlıysa, düşüşü de o kadar dramatik oldu.
Onun özellikle aşırı güç ve ihtişam gösterdiği, kendisini padişaha denk gören bir tavır sergilemeye başladığı yönünde tarihî kaynaklarda anlatılar vardır. Ancak burada önemli bir noktayı unutmamak gerekir: İbrahim Paşa’nın neden öldürüldüğü konusunda tarihçiler arasında farklı yorumlar bulunmaktadır.

Kesin olan ise şudur:
1536 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle İbrahim Paşa idam edildi.
Ve bu olay, Osmanlı tarihinin en çarpıcı saray trajedilerinden biri olarak kaldı.

Bir insan düşünün.
Padişahın en yakın dostu.
Osmanlı İmparatorluğu’nun sadrazamı.
Savaşlara ve diplomasiye yön veren güçlü bir devlet adamı.
Ve bir gece, bütün bu gücünü kaybediyor.
Üstelik ölümünden sonra adı ve hatırası bile adeta sessizliğe gömülüyor.

İbrahim Paşa’nın gömüldüğü yer konusunda da uzun süre belirsizlikler yaşandı. İstanbul’da Karaköy civarında bulunan ve ona ait olduğu ileri sürülen bir mezar bulunmaktadır; ancak bu mezarın kesinliği konusunda tartışmalar vardır.
İşte bu yüzden Pargalı İbrahim Paşa’nın hikâyesi bana göre yalnızca bir Osmanlı sadrazamının hikâyesi değildir.
Bu, gücün ne kadar geçici olduğunun hikâyesidir.
Bir insanın padişahın dostluğuyla nasıl zirveye çıkabildiğinin…
Ve aynı padişahın emriyle nasıl bir gecede hayattan silinebileceğinin hikâyesidir.

Belki de Pargalı İbrahim Paşa'yı en çarpıcı şekilde anlatan şey şudur:
Bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü adamlarından biriydi.
Ama bugün, onun adına kesin olarak işaret eden bir mezar taşının bile bulunup bulunmadığını tartışıyoruz.
Tarihin ironisi de tam burada ortaya çıkıyor:
Dünyanın en güçlü insanlarından biri olabilirsiniz; fakat sonunda geriye yalnızca bıraktığınız hikâye kalır.

Screenshot_20260811_114515_Chrome.jpg
 
veeee "historia rerum in partibus transmarinis gestarum" diyoruzz

surlu william'ın yazdığı, haçlı seferleri tarihi açısından en önemli birincil kaynaklardan biridir..adı kabaca “denizaşırı bölgelerde gerçekleşen olayların tarihi” diye çevrilebilir..

william, eseri esas olarak kudüs ve levant'taki haçlı devletlerinin tarihini anlatmak için kaleme aldı..1096 → 1184 dönemini kapsamaktadır..

yani birinci haçlı seferi'nin başlamasından, kendi yaşadığı dönemin sonlarına kadar gelir..

Başlıca konular:

Birinci Haçlı Seferi
Kudüs'ün 1099'da Haçlılar tarafından ele geçirilmesi
Kudüs Krallığı'nın kuruluşu
Haçlı krallarının yönetimleri
Bizans İmparatorluğu ile ilişkiler
Müslüman devletlerle savaşlar ve diplomasi
Zengîler ve Nûreddin Mahmud Zengî
Selahaddin Eyyubi'nin yükselişi
Haçlı devletleri arasındaki siyasi mücadeleler
Kudüs Krallığı'nın iç siyaseti

william bunu neden yazdı?

william sıradan bir tarihçi değildi..kendisi kudüs krallığı'nın içerisinde yaşayan ve devletin üst kademelerinde görev yapan bir din adamıydı..dolayısıyla birçok olaya doğrudan tanıklık etti..özellikle I. Amalrik'in hükümdarlığı (1163–1174) sırasında önemli görevlerde bulundu..ayrıca geleceğin kralı IV. baudouin'in eğitiminde rol aldı.
bu nedenle eserinin özellikle kendi yaşadığı dönemleri anlatan bölümleri çok değerlidir..

Selahaddin Eyyubi hakkında ne anlatıyor?

william, selahaddin'in kudüs haçlı krallığı açısından giderek büyüyen bir tehdit hâline gelişini anlatıyor.
örneğin:
nûreddin'in ölümü
selahaddin'in mısır ve suriye'deki gücünü artırması
fatımîlerin sona ermesi
suriye ve mısır'ın selahaddin yönetiminde birleşmesi gibi gelişmeleri takip edebiliyoruz..

william'ın anlatısı, selahaddin'in 1187'de kudüs'ü ele geçirmesinden önce sona eriyor..dolayısıyla meşhur hıttîn savaşı ve kudüs'ün 1187'de düşüşünü onun eserinden okuyamıyoruz..
çünkü william yaklaşık 1186'da ölüyor..

william olayların önemli bir kısmına çok yakın bir konumdaydı, ancak tamamen tarafsız bir tarihçi değildi..
kudüs haçlı krallığı'nın üst düzey bir din adamı ve yöneticisiydi..dolayısıyla müslümanları ve haçlıların rakiplerini değerlendirirken kendi döneminin hristiyan/haçlı bakış açısını taşıyor..
buna rağmen modern tarihçiler açısından son derece değerlidir..çünkü olayları 12. yüzyılda, olayların yaşandığı coğrafyada bulunan bir kişinin anlatması büyük avantajdır..

ayrıca william'ın bazı olayları aktarırken daha eski belgelerden, kroniklerden ve kendisinden önceki tarihçilerden yararlandığı düşünülür..

eser ingilizcede:
a history of deeds done beyond the sea adıyla bilinir.

latince orijinal adı:
historia rerum in partibus transmarinis gestarum

ayrıca historia Ierosolimitana (“kudüs tarihi”) şeklinde de anılır.
eser 23 kitap/bölümden oluşur.

Screenshot_20260817_183044_Chrome.jpg
 
türkiye’nin en gizemli kazısı: tarsus 82 evler vakası

2016-2017 yılları arasında mersin’in tarsus ilçesindeki sıradan bir gecekonduda yürütülen ve kamuoyunda "gizemli tarsus kazısı" olarak bilinen çalışma, türkiye yakın tarihinin en büyük gizemlerinden biridir.

kazının arkasındaki perde, 2012 yılında polis memuru mithat erdal’ın öldürülmesiyle aralandı. bölgedeki define kaçakçılarının içine sızan erdal, öldürülmeden kısa süre önce eşine "çok büyük bir lahit bulundu, resmi kayıtlara geçirilmeden yağmalanıyor" demişti. cinayetin ardından eşinin ısrarlı mücadelesi ve 15 temmuz sonrası fetö bağlantılı polis müdürlerinin tutuklanmasıyla dosya yeniden açıldı ve 2016'da resmi kurtarma kazısı başlatıldı.

kazı alanı mavi brandalarla kapatıldı, çevrede özel harekat polisleri, mit görevlileri ve keskin nişancılar nöbet tuttu. bölgeye milletvekillerinin, basının ve halkın girmesi tamamen yasaklandı. bu olağanüstü güvenlik önlemleri ve gece vakti yapılan kapalı sevkiyatlar devasa bir merak uyandırdı. halk ve sosyal medya arasında şu iddialar yayıldı.
  • kutsal ahit sandığı veya ilk barnabas incili arandığı,
  • roma dönemi’ne ait tonlarca altın ve paha biçilemez kral mezarları bulunduğu,
  • hatta bir "boyut kapısı" veya antik yeraltı şehri keşfedildiği söylendi.
yaklaşık bir yıl süren çalışmaların ardından alan sessiz sedasız toprakla doldurularak kapatıldı. kültür ve turizm bakanlığı, gelen yoğun sorular üzerine yaptığı resmi açıklamada, alanda sadece 1 adet bronz sikke, kırık seramik parçaları ve çatı kiremidi bulunduğunu duyurdu.

ancak tek bir bronz sikke için keskin nişancıların ve istihbarat birimlerinin neden 1 yıl boyunca bir mahalleyi ablukaya aldığı sorusu yanıt bulmadı ve tarsus kazısı, arkasında devasa bir soru işareti bırakarak kapandı.
 
türkiye’nin en gizemli kazısı: tarsus 82 evler vakası

2016-2017 yılları arasında mersin’in tarsus ilçesindeki sıradan bir gecekonduda yürütülen ve kamuoyunda "gizemli tarsus kazısı" olarak bilinen çalışma, türkiye yakın tarihinin en büyük gizemlerinden biridir.

kazının arkasındaki perde, 2012 yılında polis memuru mithat erdal’ın öldürülmesiyle aralandı. bölgedeki define kaçakçılarının içine sızan erdal, öldürülmeden kısa süre önce eşine "çok büyük bir lahit bulundu, resmi kayıtlara geçirilmeden yağmalanıyor" demişti. cinayetin ardından eşinin ısrarlı mücadelesi ve 15 temmuz sonrası fetö bağlantılı polis müdürlerinin tutuklanmasıyla dosya yeniden açıldı ve 2016'da resmi kurtarma kazısı başlatıldı.

kazı alanı mavi brandalarla kapatıldı, çevrede özel harekat polisleri, mit görevlileri ve keskin nişancılar nöbet tuttu. bölgeye milletvekillerinin, basının ve halkın girmesi tamamen yasaklandı. bu olağanüstü güvenlik önlemleri ve gece vakti yapılan kapalı sevkiyatlar devasa bir merak uyandırdı. halk ve sosyal medya arasında şu iddialar yayıldı.
  • kutsal ahit sandığı veya ilk barnabas incili arandığı,
  • roma dönemi’ne ait tonlarca altın ve paha biçilemez kral mezarları bulunduğu,
  • hatta bir "boyut kapısı" veya antik yeraltı şehri keşfedildiği söylendi.
yaklaşık bir yıl süren çalışmaların ardından alan sessiz sedasız toprakla doldurularak kapatıldı. kültür ve turizm bakanlığı, gelen yoğun sorular üzerine yaptığı resmi açıklamada, alanda sadece 1 adet bronz sikke, kırık seramik parçaları ve çatı kiremidi bulunduğunu duyurdu.

ancak tek bir bronz sikke için keskin nişancıların ve istihbarat birimlerinin neden 1 yıl boyunca bir mahalleyi ablukaya aldığı sorusu yanıt bulmadı ve tarsus kazısı, arkasında devasa bir soru işareti bırakarak kapandı.
Eğer gerçekten tarihi eserle ilgili bir şey var ise, birkaç yıl içinde British Museum'da görürüz. Dünya'nın her yerinden her şeyi topluyorlar. En son gittiğimde Antalya Kaş'tan koca koca antik kent yapılarını parça parça getirip müzeye kurduklarını gördüğümde küçük dilimi yutmuştum.
 
Eğer gerçekten tarihi eserle ilgili bir şey var ise, birkaç yıl içinde British Museum'da görürüz. Dünya'nın her yerinden her şeyi topluyorlar. En son gittiğimde Antalya Kaş'tan koca koca antik kent yapılarını parça parça getirip müzeye kurduklarını gördüğümde küçük dilimi yutmuştum.
hristiyanlıkla ilgiliymiş çıkanlar. hatta cumhurbaşkanı bu kazı bittikten 2 ay sonra papayla görüşmüş.
 
ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler !

bu söz aslında çok ilginç bir hikâyeye sahip..marie antoinette’in halk ekmek bulamadığında “Pasta yesinler” dediği anlatılır..bu yüzden yıllarca onun halktan tamamen kopuk, zenginliği içinde yaşayan ve fakir insanları umursamayan bir kraliçe olduğu düşünülmüştür..

ama işin aslı biraz farklı..tarihçiler, marie antoinette’in bu sözü gerçekten söylediğine dair güvenilir bir kanıt olmadığını söylüyor..sözün fransızca aslı “qu’ils mangent de la brioche” şeklindedir..buradaki brioche, tam olarak bizim bugün “pasta” dediğimiz şey değildir; tereyağı ve yumurta açısından zengin, tatlımsı bir ekmek türüdür..

daha da ilginç olan şey ise bu sözün marie antoinette’ten çok daha önce ortaya çıkmış olmasıdır..jean-jacques rousseau, 1760’larda yazdığı eserinde benzer bir hikâyeden bahseder..o dönemde marie antoinette henüz fransa kraliçesi bile değildi..

peki bu söz neden ona mal edildi? çünkü fransız devrimi sırasında marie antoinette zaten halk arasında oldukça kötü bir üne sahipti..avusturyalı olması, lüks yaşam tarzı ve sarayda yaptığı büyük harcamalar nedeniyle eleştiriliyordu.bu yüzden onun hakkında böyle bir hikâyenin yayılması, insanların gözünde onu daha da acımasız ve halktan uzak göstermeye çok uygundu..

bazen tarihte bir sözün gerçekten kimin tarafından söylendiğinden çok, insanların o söze neden inandığı önem kazanıyor..marie antoinette gerçekten bu sözü söylememiş olabilir ama bu söz onun halkın gözündeki imajının bir sembolü hâline geldi..

yani kısacası, “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” sözü büyük ihtimalle marie antoinette’in söylediği gerçek bir söz değil..daha çok yıllar boyunca onun üzerine yapışmış, siyasi ve toplumsal öfkeyi anlatan ünlü bir tarih hikâyesi..

Screenshot_20260827_220122_Chrome.jpg
Screenshot_20260827_220138_Chrome.jpg
 
rotamızı bulgaristan'a çeviriyoruz veee tanrı'nın gözleri diyoruz..

mağaranın gerçek adı prohodna mağarasıdır..bulgaristan’ın loveç bölgesinde, karlukovo yakınlarında bulunur..

mağaranın en dikkat çekici özelliği, tavanında bulunan iki büyük doğal açıklıktır.
bu açıklıklar yan yana oldukları için insan gözüne benzer..bu yüzden mağaraya “Tanrı’nın Gözleri” adı verilmiştir..

bu gözlerin oluşumu tamamen doğaldır..mağaranın bulunduğu bölgedeki kireçtaşları, uzun yıllar boyunca suyun ve doğal aşınmanın etkisiyle şekillenmiştir.. zamanla mağaranın tavanında bu iki büyük açıklık meydana gelmiştir..

ancak mağarayı ilginç yapan sadece görüntüsü değildir..mağarayla ilgili çeşitli efsaneler ve inanışlar da vardır..

en bilinen inanışa göre, mağaranın tavanındaki iki açıklık tanrı’nın dünyayı izleyen gözleridir..insanlar mağaranın içine girdiklerinde bu gözlerin kendilerini izlediğine inanmışlardır..bu nedenle mağara, bazı insanlar için kutsal ve gizemli bir yer olarak görülmüştür..

bir başka inanış ise özellikle yağmur yağdığı zaman ortaya çıkan görüntüyle ilgilidir.. yağmur suları mağaranın tavanındaki açıklıklardan aşağıya aktığında, sanki bu iki gözden yaşlar akıyormuş gibi görünür..bu yüzden halk arasında, tanrı’nın insanların yaşadığı olaylara üzüldüğünde gözyaşı döktüğüne dair hikâyeler anlatılmıştır..
mağaranın büyük ve karanlık yapısı da geçmişte insanların hayal gücünü etkilemiştir..eski dönemlerde mağaralar çoğu kültürde gizemli ve doğaüstü varlıklarla ilişkilendirildiği için, prohodna hakkında da zaman içerisinde çeşitli hikâyeler ortaya çıkmıştır..

tabii ki bu efsanelerin bilimsel bir kanıtı yoktur..mağaradaki “gözlerin” oluşmasının bilimsel açıklaması, kireçtaşının uzun zaman boyunca doğal süreçlerle aşınmasıdır.. fakat bu efsaneler mağaranın kültürel açıdan daha ilginç ve gizemli hale gelmesini sağlamıştır..

Screenshot_20260829_223501_Instagram.jpg

Screenshot_20260829_223511_Instagram.jpg
 
30 Ağustos 1922...
bir milletin kaderinin değiştiği, umudun yeniden doğduğu ve bağımsızlık ateşinin sonsuza kadar yakıldığı o büyük gün..

30 Ağustos 1922
geçmişte kazanılmış bir zafer değil; geleceğe taşıdığımız büyük bir emanet..

başta gazi mustafa kemal atatürk olmak üzere, bu vatan uğruna mücadele eden tüm kahramanlarımızı saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz..

Screenshot_20260830_004116_Chrome.jpg
 
Geri