Selam arkadaşlar. Yeni bir rüya ile karşınızdayım. İyi seyirler.
----
Deniz kenarinda bir kafe. Ortada Algida şemsiyesi, plastik masa ve sandalyeler. Bir grup insan oturuyoruz. Kılık kiyafetlerine bakılırsa marjinal sol bir partinin üyesi gibiler. Ortada dokümanlar var. Hararetli bir şekilde bir organizasyon veya eylem planı üzerinde çalışıyorlar gibi. "Aşkım sıkılmadın değil mi?" dedi atkuyruklu olan kadın. Siyah bir atlet ve siyah deri bir pantolon giymişti. Oldukça atletik görünüyordu. Grupla iletişimine ve ses tonuna bakilirsa o masadaki en kıdemli oydu. "Eee, yoo hayır iyiyim" dedim. Anlaşılan yine çok sağlam bi hatun bulmuştum kendime.
Konuşmaya katılmam gerekebilirdi. Atkuyruklu atletli kadın dahil hiç birini tanımıyordum ve neden orada olduguma dair en ufak bir fikrim yoktu. Endişelendim.
"Hemen geliyorum, güneş çok rahatsız etti" dedim ve biraz ileride, ağaç altı bir banka gittim ve oturdum. Kafamı toplamak için zaman kazanmalıydım. Denize baktığımda gördüğüme inanamadım. Suni bir botanik göl gibiydi. Nilüferler ile kaplıydı. Su o kadar berraktı ki altımda deniz şortu olsa kesin girerdim.
Tam o sırada biri dokundu omuzuma, "geçmiş olsun, kayınpeder ameliyat olacakmış, hangi odada yatiyor?" dedi.
Ne ameliyatı ne kayınpederi arkadaş! Bi baktım etrafa Acıbadem hastanesinin bahçesindeyim. "gidelim tabi buyrun" dedim ziyarete gelenlere. İki erkek. Otuzlu yaşlarda. Kardeş veya kuzen olmaları muhtemel. Kayınpederin nerde yattığını bilmiyorum ama öylece yürüyorum yanımdakilerle beraber. Acil kapısına gelmeden hemel solda muhtemelen depo girişi olan bir kapıda karşıladı kayınpeder bizi. "Hoşgeldiniz gençler" dedi. Sevgiye kucakladi. Altta pijama üstte atlet vardı. Sağ kolunu iyi hareket ettiremiyordu. Boyun fıtığı kaynaklı bir güçsüzlük vardı zaten. Galiba yine o sebeple yatmıştı hastaneye. Yani hastane diyorum ama adam depoda kalıyordu aslında. Deponun içi mütevazı bir ev gibi dekore edilmişti. Kapı kenarında duran portmanto ablamın evindekiydi. Hatta benim montum da asılıydı.
"Hadi birer neskafe kapıp gelin otomattan" dedi ve bu bahane ile iki adamı da dışarı çıkarttı kayınpeder. "Aslında kim ve neden burada olduğunu bilmediğimi mi sanıyorsun pezevenk! Örgüt mü gönderdi lan seni it!" diyerek yakama yapıştığında oldukça sağlıklı görünüyordu ve sesi benim kayınpederin sesi gibi değildi.
Kendimi hızlıca kayınpederden (yada gerçekte her kimdiyse) kurtarıp koşmaya başladım.
Etraf bembeyazdı. Belli ki çok kar yağmıştı. Önümde bir dik bir yamaç vardı karla kaplı. Tepedeki tren istasyonu buradan bakınca bile görülebiliyordu. Oraya ulaşabilirsem belki kurtulabilirdim. Etrafta kara bata çıka yürüyen telaşlı insanlar vardı. Bazıları kızaklarını evcil köpeklerine çektiriyordu. Ufak terrierler bile vardı aralarında.
Tırmanmaya çalıştım yokuşu. Çok dik ama başarabilirim derken tepeden kartopu yağmuru başladı. Sekiz on yaşlarında cocuklar, yukarı çıkmaya çalışanlara kartopu fırlatıyordu. Ama bu toplar havan topu gibi hızlı ve sertti. Yola devam etmeme izin vermeyecekleri belliydi.
Vazgeçip başka yol aradım. Bir alt geçit gözüme çarptı. Sonuçta içinde beni yukarı çıkartacak merdivenler yada asansör gibi bişey olabilirdi.
Alt geçit, içinde dükkanlarin olduğu işhanı tarzında bir pasajdı. Dükkanlar tekdüze değildi. Kimisi japon keranesi gibi ışıl ışıl. Kimisi karanlık ve terkedilmiş. Kapı önlerinde jartiyerli yaşlı fahişeler vardı. Yukarı çıkan bir merdiven bulmak umuduyla yürümeye devam ettim..
Bir tatoo dükkanının önündeyim. Adamın biri tüm vücudunu anatomi atlası gibi boyamış. Çırılçıplak. Üzerinde "I love NY" yazılı büyük bir porselen kahve fincanı tutuyor elinde. "Bizimle kalabilmek için bunu yapabiliyor olman gerekli ahbap" dedi ve fincanı hızla s*kine çarptı! Fincan alttan delindi ve adamın s*ki fincana, parmağın yüzüğe geçtiği gibi geçti!
O an içimdeki ses çok netti "RUN!"..
(this is the end of the dream)