Sitemizi ana ekranınıza bir web uygulaması olarak nasıl yükleyeceğinizi görmek için aşağıdaki videoyu izleyin.
Not: Bu özellik bazı tarayıcılarda kullanılamayabilir.
Foruma hoş geldin 👋, Ziyaretçi
Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için lütfen foruma kayıt olun veya giriş yapın. Üyelik tamamen ücretsizdir ve sadece birkaç dakikanızı alır.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Gidenler bizden hep bir parça götürürler
O parçanın yerinde de derin izler kalır
Herkesin bir yara izi vardır
İnsanlardan gizlemeye çalıştığı saklamak için çok uğraştığı bir yara izi
Herkesin bir yara izi vardır
Kimseye dokundurtmayacak kadar güzel olan
Baktıkça nefes alabiliyor olmanın kıymetini anlamanı sağlayacak bir yara izi
Bu izlerle yaşamaya alışırsın
Bir sabah belki gün doğarken baktığında dışarı yaşamayı yeniden sevebilirsin
Ve bir gün elbet birileri o yara izlerine dokunur
Acın da biraz olsun hafiflemeye başlar...
Ama tam basini omzuna yaslayacagin zaman,
canim cicimlerin altina büyük bir özenle yerlestirilmis
ihanet mayinlarina denk gelecektir kalbin...
...
Ve o dakikadan itibaren dilinden düsmeyen o k'adini' anmamaya baslayacaksin.
Behzat Ç. yok, İşler güçler yok, Leyla ile Mecnun yok.
Siz iyisi mi, amcasının karısını ayartıp onunla yasak aşk yaşayanları izletin. Bir kıza 5 kişi tecavüz ettirip suçun kimde olduğunu arattırın. Şampiyonlar ligin deki Türk takımının maçlarına şifre koyup, cebinize azıcık para girecek diye maç yayınlarını sattınız. Hadi afiyet olsun. Eğer yetmediyse, A milli takımın maçlarını da digitürke satabilirsiniz. Nasıl olsa alıştık biz. Sırf reyting yapmak için, yaşlı amcaları ekrana çıkarıp çocuğu yaşındaki kızlarla evlendirmeye çalışın. Bir kuru ekmeğe muhtaç olan, evine ekmek götüremeyen insanları unutun, ama programlarda yaptırdığınız yemeklere puan verip bir de beğenmediğinizi söyleyin.
Kendi ülkesinde olan depremlerini, şehitlerini, manevi değerlerini bile, ekranlardan uzak tutan sizlere de; bu yakışırdı zaten.
- Demedi. Ama seviyor gibiydi. Bana öyle geliyordu yani. Tamam benim gibi sevmiyordu belki ama sevecekti. Beni sevmesi için gereken her şeyi yapıyordum. Tek istediğim umudumu kırmaması ve bana biraz güvenmesiydi.
- Öyle olur mu lan? Sevmek denilen şey böyle bir şey değil. Süs bitkisi gibi ışığı suyu sağlayınca yeşertip büyütemezsin onu. Sana karışık gibi görünen şey aslında çok basit. Birini seviyorsan seversin sevmiyorsan da sevmezsin. Bazen de ikisi birbirine karışır.
- Peki abi, sevip sevmediğini nasıl anlarsın?
- Bak o biraz karışık işte. Bir sevgilim vardı benim. Sürdü bir süre. Geçmiş zaman. Neyse bir hafta sonu beraberdik bununla. Gezdik, yedik, içtik falan. Sonra pazar akşamı trene bindirip uğurladım Ankara'ya. Trenden inince aradı hemen beni. Sanki az önce yanından ayrılmışım gibi değil de aylardır görüşmemişiz gibiydi. Bir ara peş peşe seni seviyorum dedi. Seni seviyorum seni seviyorum seni seviyorum... Çok hoşuma gitti elbet. Biraz daha konuşup kapattık.
- Ee, sonra?
- Salı günü ayrıldık, yine bir telefon konuşmasıyla. Eski sevgilisi aramış bunu, buluşmuşlar. Sonra aslında birbirlerini unutamadıklarını fark edip tekrar denemeye karar vermişler. Ne deniyorlarsa artık. Bozuldum tabi. Ağladım, yalvardım, tehdit, küfür kıyamet.. Ama faydası olmadı tabi.
- Yani yalan mı söylemiş? Sevmiyor muymuş seni?
- Bilmiyorum. Başta öyle zannettim tabi. Sonra zaman geçince şöyle düşünmeye başladım. Belki o ana kadar ve öncesinde gerçekten sevmiştir beni. Hatta belki insan aynı anda iki kişiyi bile sevebiliyordur. Yani belki yalan söylememiştir.
- Yani abi?
- Yanisi şu. Sen artık bir şey yapma. Bırak. Eğer seviyorsa seviyordur. Sevmiyorsa da sevmiyordur. Üzerine gitmenin, sıkıştırmanın hiçbir faydası olmaz. Bırak. Sevecekse seni, sever. Sevmeyecekse de ne yaparsan yap sevmez. O yüzden hezeyana kapılıp saçmalama.
- İyi de abi ben onu çok seviyorum.
- Biliyorum. Bakma inanmaz gibi durduğuna, bence o da biliyordur. Ama şunu unutma bu tek başına hiçbir işe yaramaz. Eğer birini seviyorsan ve o seni sevmiyorsa bundan çok güzel kaos çıkar. Bir sürü şiir, sağlam bir roman ve anlatacak bir sürü hikaye çıkar. Uykusuz geçen geceler, parklarda içilen şaraplar, yerli yersiz kıskançlık krizleri çıkar. Ama sevgine karşılık çıkar mı? O biraz zor işte...
"Kaç yıldır çalışıyorsunuz kullandığınız araba için? Ne kadar faiz ödüyorsunuz ev kredinize? Kaç patron fırçası yemeniz gerekiyor yeni taktıracağınız çelik kapı için? Nefret ettiğiniz kaç insana efendim diye hitap ediyorsunuz, henüz izlemediğiniz ve muhtemelen de hiç izlemeyeceğiniz ama zamanında sadece on iki dakikada tamamını internetten indirdiğiniz film için? Kaç bayram geçirdiniz sevdiğiniz bir çocuğa harçlık vermeden, mağazadan çıkar çıkmaz aynısını başkasının üzerinde gördüğünüz o harika kazağı almak için? Kaç işgünü uzaklıktasınız hep hayalini kurduğunuz tatile? Ne kadar farklı verilen cevaplar birbirinden? Adınız ne kadar etkiliyor toplumdaki yerinizi? Siz olmasaydınız ne olurdu sahi? Hangi işleyişine zarar gelirdi büyük resmin? Mekanik uygarlıkta yeriniz, rolünüz ne sizin? Biyolojik olarak sizi sevmeye programlı olanların dışında, kaç insan gerçekten etkilenir ölümünüzden? Adınızı kim hatırlar bir nesil sonra? "
Alkış sesleri aramıyordum. Sadece gururlu ve mağrur bir perde indirsin yüzümü istiyordum. Meğer perdelerin yüzsüzlüğüymüş bulandıran suyu. Karanfiller sarayında ölü bir kedinin üfürüğü serinletiyor sol elimi. Ben buyum işte en kuru veda, çıkılmayan yolculuk...
Akşamın matem rengine büründüğü saatte,
Gökyüzündeki kandiller tek tek yanmaya başladığında;
İçimizde sessiz bir çığlık...
Özlemeyi özledik...
Özlemeye değer ne kaldıysa...
"apartmanın girişindeki lambayı sen mi kırdın bülent?"
"hangisini?"
"otomatik yanan, sensorlu lamba."
"hayır."
"komşu görmüş, yalan söyleme. süpürge sapıyla kırmışsın dün gece."
önüme baktım.
"neden kırdın?"
cevap yok.
"hasta mısın evladım? söyle bana, neyin var, neden kırdın lambayı, yapma böyle..."
"kırdımsa kırdım, ne olacak! çok mu değerliymiş?"
"lamba senden değerli mi evladım, lambanın amına koyayım, lamba kim? yöneticiye de dedim. lambanızı sikeyim, kaç paraysa veririz. sen değerlisin benim için."
"beni görünce yanmıyordu baba."
"nasıl ya?"
"görmezden geliyordu, yanmıyordu. kaç sefer yok saydı beni."
"e beni görünce de yanmıyordu bazen, böyle el sallayacaksın havaya doğru, o zaman yanıyor."
"hadi ya! sahiden mi?"
"evet. ucuzundan takmışlar. bizimle bir alakası yok."
babama sarıldım, yıllar sonra...
Ve biz sarılamayanlar olarak amına koyim böyle dünyanın diyoruz.
Bi polis dizisi başlamış dediler haberim yoktu. Ankara da çekiliyormuş ama çok küfür varmış seyredilmiyor dediler. Merak ettim 5. bölümde izledim. Gel la gel diye bağırıyordu amirim. Dedim bu bizden doğal biraz daha bakıyım. Evet, bi kaç küfür geldi bazen fazla oldu belki ama kim küfür etmiyor ki dedim içimden devam ettim izlemeye.
İlerleyen bölümlerde amirimin bunalım halleri hoşuma gitmeye başladı çünkü bizim gibiydi. Yabancı değildi. Sonra olayları anlamaya ve amirimin ruhunu çözmeye başladıkça küfürleri duymaz oldum konu daha etkileyiciydi çünkü. Amirim ağlayınca ben de ağlamaya başlardım. O Neşet Baba'ya içiyoz dediğinde hemen tek başıma biramı havaya kaldırır Neşet Baba'ya derdim.
Amirim hüzünlendikçe bende kendimden bir şey bulup hüzünlendim. Resmen arkadaşlık eder olmuştum ona. Hayalet türkü söylediğinde o türküye eşlik eder altın sarısı biramı yudumlardım. Sonra hiç kaçırmadım bölümleri.
Sezon finalleri muhteşemdi. Her sahnede yok artık ve 2-3 gün süren bir etki. Ben böyle dizi izlememiştim hayatımda. Hele ki en önemlisi ekibin hesaplaşma gecesinde menemen yapıp yediler ya bana da gecenin bi saatinde o menemeni yaptırıp yedirdiler ya valla helal. Ve şuan internette diziyi 6. kere tekrarını izliyorum. Bütün sahnelerde ki replikleri konuşmaları ezberledim artık. Ama ben her defasın da ilk defa izliyormuş gibi merakla ve heyecanla izliyorum. Kasım ayında sinemalarda gösterime girecek. En ön sıradan biletimi alıp yine izleyeceğim amirim ve ekibini. Biz de ki Behzat Ç fanatikliği böyle başladı böyle devam edecek artık.
Ben böyle dizi görmedim. Çekemeyenler utansın...
Amirim ADAMIN DİBİSİN SENİ ÇOK ÖZLİYCEZ...
Ben; Kolay gelsin
Satıcı; Buyur abi.
Ben; Üzümün kilosu ne kadar?
Satıcı; 9.90 ama sana 9.00Lira olur
Ben; Lütfettin !
Satıcı; Bakma abi çürük çarık yoktur bizim mallarda.
Ben; Yok ben sapları som altın mı diye baktım!
Satıcı; Niye öyle diyon abi bal gibi üzüm.
Ben; Sabah borsaya bildirdiniz mi üzümlerin satışını!
Satıcı; Bu üzümü başka yerde bulamazsın abi.
Ben; Neden yetiştiren bir tek sana mı sattı.
Satıcı; Abi böyle üzüm yememişsindir.
Ben; Beyefendi dalga mı geçiyorsunuz 10.000 Liraya üzüm mü olur.
Neyse iyi günler size,hayırlı işler
Satıcı; Almıyor musun abi?
Ben; Yarın alırım önce bankadan üzüm kredisi çekmem lazım!
Yanlış yolda yürümeyi doğru yolda beklemeye tercih ederim. Çünkü sahici bir sarsıntı sahte bir dengeden iyidir. Yalandan da olsa ayakta duracağıma sarsılmayı tercih ederim.
Mütevazı hakikatlerin peşindeydim o gece. Bilmem gerekmeyen şeyleri öğrenmek istemiyordum. Ufak ama kritik bir görev bekliyordum. Ajan olmak isteyen bir çocuk gibi. Bütün gün soğukta gezmiştim, duygularım donsun diye. Küçük dersler almak istiyordum. Tepeden bakmayan insanların vereceği mütevazı dersler. Çevir aç kapağı kim icat etmiştir? Hawaii’de yaşayan etobur tırtıllar nasıl beslenirler? Bla bla bla.
Yaşadıklarıma bir hikâyeymiş gibi bakmak istiyordum ayrıca. Kendi yaşamıma bir hikâye gibi bakarsam geriye dönüp düzeltme şansım olacaktı sanki.
Sonra o gelmişti biraz mahcup ve çok güzel. Yanıma oturup susmuştu. Öfke olarak sessizlikler görmüştüm. Anlayış ifadesi olarak sessizlikler. Kabulleniş olarak sessizlikler. Pişmanlık olarak sessizlikler. Hayranlık olarak sessizlikler. Ama onun sessizliğini çözememiştim.
“Bütün gün yaşadıklarımı bir ajan raporu gibi yazdım,” demişti ilk olarak. Sonra da bir kâğıt uzatmıştı. Kâğıtta şöyle yazıyordu: “24 tane sigara içti. 6 şişe bira. Radyo dinledi. 8 sefer iç çekti. Gizlice ağladı, 12 miligram.”
Sabaha kadar konuşmuştuk orada. Çok zarif sorunları vardı. Bilekliğinin kapatma yeri sıkışmıştı. “Bazen konuşurken birbirimize dokunuyormuşuz gibi hissediyorum,” demişti bir ara. “Sanki konuşmuyoruz da sarılıyoruz.”
Sonra bir daha görüşmedik. Birbirimize o tarz sorular sormamıştık çünkü. Bambaşka bir kafaydı o. Herkes birbirini götürmeye çalışırken çalan şarkıları dinleyen sadece bizdik.
İlk başta tam olarak hissedemediğimiz kırılma anları var. Zamanla harap edici duygulara dönüşüyorlar. Yaralanmanın sıcaklığıyla ilk anda hissedilmeyen kurşunlar gibi. Böyle durumlarda “biraz zaman” her şeyi daha da beter ediyor. Bizi yere seren büyük sorunlar olmuyor hiçbir zaman. Bizi yere seren evdeki şekerin bitmesi oluyor, kaybolmuş bir kitap oluyor, kesilen elektrik oluyor. İkimiz de yere serilmiştik o gece. Öyle bir kafaydı işte.
Şimdi tepelerden aşağı bakıyorum. Kara yılanlar gibi kıvrılıp giden asfalt yollara. Kayaların arasında, balkondan sarkan çocuklar gibi boşluğa uzanan ağaçlara. Sanki köklerinden kurtulup havaya karışmak istiyorlar.
Bazen yine oturuyorum aynı yerde. O geceki tadı yok tabii. Kelimelerin gelip benimle konuşmasını bekliyorum. Onlar da gelmiyorlar. Bazen bir iki fısıltı duyuyorum, o kadar.
“Aslında o kadar da önemli biri olmadığımızı anladığımızda neden üzülüyoruz ki?” diye sormuştu o gece. “Bunun temel bir aydınlanma anı olması gerekmez mi? Hepimizi önemli insanlar olduğumuza inandırdılar. Sonra da çekip gittiler.”
Sonra da gitmişti. Evet. Önemsiz insanlar olduğumuzu hatırlamaya yeniden ihtiyacımız var.
İlk başta tam olarak hissedemediğimiz kırılma anları var. Zamanla harap edici duygulara dönüşüyorlar. Yaralanmanın sıcaklığıyla ilk anda hissedilmeyen kurşunlar gibi. Böyle durumlarda “biraz zaman” her şeyi daha da beter ediyor. Bizi yere seren büyük sorunlar olmuyor hiçbir zaman. Bizi yere seren evdeki şekerin bitmesi oluyor, kaybolmuş bir kitap oluyor, kesilen elektrik oluyor. İkimiz de yere serilmiştik o gece. Öyle bir kafaydı işte.
"Yok dünyadan haberin. Bir fabrika paydos ederken ortalığa çöken hüznü bilmiyorsun. Bilmiyorsun suya bırakılmış kâğıttan kayıkların gerçek anlamını. Rüzgârda uçuşan torbaları. Moloz dökülmüş arsaları. Bu hızla ölmeye devam edersek bütün dünya mezarlık olacak. Ama sen hâlâ ölümü kişisel bir şey olarak algılıyorsun. Herkes uzmanı olduğu konunun zalimi olmuş. Ben de mi diye soruyorum. Sen de diyor. Ama üzülme. Hiçbir şey bırakmayacağız arkamızda. Çekip giderken sırtımıza saplanacak bir çift göz olmayacak. Enkazımızı toplayıp öyle gideceğiz. Asgari centilmenlik toz olmayı bilmeyi gerektirir."
gün batıyordu neden diye sormuştun. ellerini tuttuysam uçuruma düşmemek içindi. güneşte ıslık çalan çocuklar içindi. aslında tek kişi sayılmaz mı karanlıkta iki kişi. kaybolan olursa elma diye bağırsın. ne çok şey konuşmuştuk orada ama yine sessiz çıkmışız. sonra albümü kapatıyorum zihnimde bambaşka bir fotoğraf. sanki hepsinin karıştığı bir an. onu da yazabilirdim ah böyle kıpırdayıp durmasan.
“Beni boş ver. Konu ben değilim ki. Hiçbir zaman da olmadım. Asıl sen kimsin? Senin heyecanların neler, tutkuların neler? Hayal kırıklıkların neler? Şu hayatta başın sıkıştığında ilk kimi ararsın? Seni karşılıksız seven insan kimdir, ne bok yersen ye seni bağrına basacak olan kimdir? Eğer böyle biri varsa bu akşam onu ara, halini hatırını sor bu vesileyle. Yoksa sen de bir gün benim gibi yapayalnız kaldığında, ufacık bir şeyi danışmak için bile arayacak kimseyi bulamazsın. Bu sözlerimi harcanmış yılların manifestosu olarak kabul edebilirsin. Çünkü tecrübe ıstıraptır güzelim ve zannettiğinden daha fazla ıstırap çektim. İstersen sonra yine araşalım, daha 64 dakika bedava konuşma hakkım var çünkü.”