Garson ikinci büyüğü getirip bıraktığı sırada, masadaki sesi kısık telefonumun ışığı yanıp sönmüştü.
"Parkın kapısındayım."
Tanımadığım bir numaraydı.
Aklıma aniden bir şey gelmiş gibi, ütüyü prizde unutmuşum gibi mesela, öyle pürtelaş sandalyeden fırlamış, kimsenin sorusuna mahal bırakmadan fişek gibi çıkmıştım kapıdan. Sokağın başına kadar koşmuş, parkın kapısındaki karanlık siluetini görünce yavaşlamıştım. Fazla hevesli görünmek istemezdim. Gerçi mesajını alalı en fazla kırk saniye olmuştu. Kırk saniyede Hızır gibi yetişip parkın kapısında bitivermek, taşıdığım hevesle alakalı yeterince fikir veriyordu. Annem halimi görse "Sana da koca olsun, bu gece olsun kızım" derdi. Bunu derken elbette tezcanlılığımdan dem vururdu, hafif meşrepliğimden değil. Kesinlikle latife ediyor olurdu. Koca dediği metafordu. Yoksa bir mesajla sokaklara dökülecek, gecenin kör saati tanımadığı bir adamın peşine düşecek bir kız yetiştirmemişti o. Şimdi düşünüyorum da, galiba annemin değil, o aptal mesajın sözünü dinlediğimde kaybetmiştim ben. Sonrasında yaşanan her şey, mağlubiyetimin garnitürüydü.