Asrevya Şiiri - Kahraman Tazeoğlu - Tuba Özdemir

FORUMSAL.NET YENİDEN ERİŞİME AÇILDI ForumSAL · Bilgilendirme

Yaşanan süreçte sabır gösteren ve yanımızda olan tüm üyelerimize teşekkür ederiz. Alternatif adreslerimiz üzerinden de bize ulaşabilirsiniz.

Alternatif erişim adreslerimiz
⚪ Konu yazarı en son 2755 gün önce aktifti

Şimdi sustuğum kadar yazmanın vakti midir?
​
​

Yenik bir ihtilalden çıkmış devrik masaldan geçiyorum.​

Harabe olmuş düşün içinde inciniyorum.​

Dünleri kefenlemek isterken ölesiye, yarınları kundaklıyorum.​

Zamandan seyyahlığımı dilenip gidişlerime elvedalar kazıyorum.​

Parmaklarım ölümler sunuyor harabe alfabeme.​

Adını düşürme elimden Asrevya! Adını düşürme!​

Neydi amacım?​

Kaç yıl biriktirmiştim suskunluğumun yanında?​

Hangi günüme bulaşıyordu da adı sen olan bir hüzne yürünmüyordu ki​

Asrevya?​

Bir yıl kaç acıya pay edilirdi?​

Korkma!​

Her aya yetecek acım.​

Ben nefeslerimi acıya uladım…​

Perde gipürlerinden dökülürken bir bir yere, güneşin yüzünü örtmekti amacım.​

Tüm gölgelerimi kuşandım.​

En güzel ışığımın üstüne çekilmiş bir güneşlik kadardım.​

Ağzımda susmuşluğum, elimde dilim…​

Ben neydim?​

Neden hep satırlara seni dizdim?​

Adı bilinmezdi tüm yaraların.​

Ve zamandı bilinir/bilinmez tüm yaraların merhemi.​

Zaman diye avutuldum/kandırıldım.​

Zaman, neden bana deva olmadın?​

Yorgunum Asrevya!​

Adımı kaç kez silersem seni unuturum?​

Mahlasımı her bilediğimde neden hep yanı başında sen buldum?​

Hep bir masaldın.​

Yaşadığımı sandığım demlerde seni de yaşıyor sandım.​

Oysa masaldın. Masal kadardın…​

Kötü ve iyi kahramanların yoktu, sen tüm senaryoları kendin oynadın.​

Mekânın yoktu, sen hangi mekânı tutsan düşüyordu adına.​

İstanbul bile sen oluyordu. İstanbul bile figüran kalıyordu masalına.​

Zamanın yoktu, imleçler arası “an” biriktiriyordun.​

Mutlu bir masal değildin. Gözümü yummam için okunamazdın uykusuzluğuma.​

Masal sonrası üç elman yoktu, bir bir düşüreceğin.​

Masalım bitti diyemezdin.​

Bilmeliydin; yazılana inatla bile yazarken kalemim masalına en güzel son olurdu ölümüm…​

Benden bir son bekleme Asrevya!​

Ve inanma kalemimden yazılan hiçbir SoN’a…​

Güz her hali ile masalımda.​

Bir yağmur oluyor kuraklığıma bir de rüzgâr oluyor sararmış yapraklarıma…​

Hiçbir gidişi başaramayacaktım, biliyordum.​

Bir acıyı intikamın ellerine verip, en iyi bildiklerimi en çok inkâr edip ardıma bakmadan gidişlerim olmayacaktı benim.​

Azrail’i beklemekti ölümün ılık korkusu.​

Gözlerimi kaç kez tavanıma astım.​

Kaç kez gelecek sandım.​

En yanımdaki öldü, öleceğim sandım.​

Sandıklarım doğruyu bulup da ölseydim ve sorulsaydı soğuk bir mermerin yanında “nasıl bilirdiniz?”​

hiç bilir miydin ki iyi bilecektin Asrevya?​

Hangi suale cevap verecek kadar yaşıyordun ki?​

Son satırlarım kalırdı gitmişliğimin ardında;​

Şimdi ağlasınlar halime, tek heceye gömülen bütün hecelerim hürmetine…​

Asrevya! Hüznüme yakıştı varlığın.​

Az gittim uz gittim doğru yolu bulamadım.​

Anladım​

Dönüşsüz gidişler için inildiği anda yakılmalıydı gemilerim.​

Gidememeliydim…​

Fazlaca üzgündüm ve fazladan da fazla kırgın; ama sadece kendime hesabım.​

Hiçbir el gözlerimi asmadı ölüme.​

Kendi ipimi kendim çektim boynuma.​

Sandalyemi kendim ittim. İnfazda değil intihardayım…​

Yazılmış ve yırtılmış sayfalarca şiiri atamadım.​

Anılarımın süzgecine yakılmış şiir çöpleri sıkıştırdım…​

Yazıldıkça hayata düşülen “ahh, vahh” ettiren, sonu gelmeyen şiirsi bir duruştun.​

Kafiyen, redifin saklıydı.​

Başlayan cümlelerinin sonunu merak ettimse de hiçbir sona şahit olmadım.​

Ağzında dolandı sözcükler, şaşkındın.​

Konuşmanı beklemekle hata yaptım.​

Bir masal kahramanı hiçbir zaman ses veremezdi ömrüme.​

Uslanmaz bir fırtına oluyorum.​

Ne varsa içimde dolaşan yalın ayak, hepsini bir uçurumun kıyısına sürüklüyorum.​

Madem bir gidişe kördüğümlüyse adımlarım ve beceriksizse bu gidişte ayaklarım o halde kendi fırtınamda tek kendime zararım…​

Ne kadar eğri bir duruş sergiledim ki hiç doğru anlaşılamadım.​

Karakalemler düşüyor alınyazıma.​

Ne kadar kulak dayasan da masalına, sana sen bile uzaksın Asrevya!​

Geçmişi dillendirilmeyen ötesi mahfi bir masaldın, acıtmak ve yazmak kadardın…​

Düş kurup kendi düşlerimi parçalayınca anladım, sola yaslanan harflerden oluşmuş devrik bir cümleydin hayat satırlarıma.​

Ne zaman silmeye kalkışsam, toplanmamış bir kitabın önsözünde en hatırlanan cümle olarak yerini aldın.​

Seni yazdım, kendimi sildim; bir tek sen kaldın…​

Masalına tam inanmamış yazılanı oynadın.​

Geç söylenmiş bir doğru yalan mı sanılırdı?​

Peki, gözyaşlarımın içinde seni kim böylesi büyüttü ki Asrevya?​

Ve kim sakladı dünüme, günüme, yarınlarıma…​

Şehirlerim kayıp, yollar gitti ayaklarımın ucundan.​

Canımdan can söküyor yüzünü göremediğim bir el.​

Dur diyemeyecek kadar takatsiz, yaşamak için direnmeyecek kadar güçsüzüm.​

Susmuyorum, yazıyorum inadına. Bir ölüme değil hayata yazıyormuşum gibi…​

Vakit; vakitsizlikte…​

Zaman bilinmiyor gözümde…​

Sürekli düşüyorum dizlerimin üstüne. Düşlerim hep yara / bere…​

Kulağımın ardından titrek bir itiraf, hayali öldüren gerçek ; “masal işte…”​

Tarihim yok altına imzamı attığım masalımda.​

Bir zamanlar diye başlayan cümlelerde kalmayacak masalın hangi zaman aralığına karalandığını hatırlamak gereksiz…​

Günlerdir biriktirdiğim uykusuzluğumu bir uyku ile israf etmek istiyorum şimdi.​

Yok, gözlerimin kapanmasına değer bir düş.​

Başkalarına uyku olan masalım, beni hep uykusuzluğa attın.​

Korkuyorum Asrevya.​

Cesaretimin aynalardaki yüzünü kırıyorum.​

Adımlarıma taş bağlıyorum, artık mutluluğu aramayacak sokak sokak.​

Anladım geç olsa da bulmak için yanlış şehirdi.​

Yanlış bir masal…​

Hatırlar mısın; cevapsızlığının ağzından dökülen sözde sanki iki şıktan birini ötelercesine “İstanbul” demiştin.​

En sevdiğim şehre en çok kırılmaktı bu.​

Ne İstanbul ile baş edebilecek kadar gücüm vardı ne de seçtiğin şıkları değiştirme hakkım… Ben hiç yaşanmayacak olan masalı ölü bir kahramanın ellerine bıraktım.​

Artık ne yazsam geceme gözyaşı niyetine ve ne yazsam sürüklenir bir dehlizden diğerine… Ve sen Asrevya, hadi öl kalemimde de…​

Kendi ellerinle…​

Dönüşü olmayan hiçbir gidiş düşmüyor enseme.​

Öğleden yolculuk vaktidir ikindiye.​

Gün geceye dönüyor. İçimden hüzün sızıyor, sabırla tükenen yas zerreciklerine.​

Bir ölümün kaç kez acıtma hakkı vardı?​

Hangi hak beni yakardı? Yalandı…​

Üstüne bulaşan lekelere aldırmadan adımlar düşürmekti yaşamak.​

Yanılmadan kavranmıyordu doğrular.​

Ama yanılmak yakıyordu her hayali.​

Koca bir musalla kalıyordu geriye.​

Bir ölüm düşüyordu yüreğime ve bir ağıt düşüyordu yüreğimden dizlerime.​

Oysa kurgulanmış hayallerim vardı.​

Uyku indiğinde göz kapaklarımın karsız eteklerine, yummak için kirpiklerimi birbirlerine, önce masal dokuyacaktım.​

Ardından bir yastığın altına kazılmış sayısız düşümden birini çıkarıp uyku sebebim kılacaktım, gözlerimin inat etmişliğine.​

Sonra sabah… Gün ayacaktı şehrin gözlerine.​

Vur-kaç kadar olacaktı hayalim.​

Arkamı dönüp ilk adımda sobe demek kadar…​

Sus desen bitecekti masal.​

Sus desen yıkılacaktı camdan diktiğim kuleler.​

Sus denilmeyiş bir teselli değildi. Sade bir sessizlik…​

Sorularım vardı; hangi aşk içinde bulunduğu dili anlamazdı?​

Aşka kurulan hangi cümle yalın kalırdı?​

Aşkı bilmeyen bir yüreğe aşk nasıl anlatılırdı?​

…​

Mutlu bir masal değildin Asrevya.​

Gözümü yummam için okunamazdın uykusuzluğuma…​

Seni en çok susabilirdim bir şeylerin ardında.​

Yeniden seni susuyorum​

Yeniden yazana dek…. ​
 
Geri