-
- Katılım
- 9 Ocak 2010
-
- Mesajlar
- 40.392
-
- Tepkime puanı
- 17.198
-
- ForumSAL Yaşı:
- 16 yıl 9 ay
- Kıdem:
- Forumun Hafızası
-
- Konum
- Diyarbakır
-
- Web sitesi
- turbofilmizle.org
Milyonlarca seçmenin oluşturduğu yerel yönetim haritası değişiyorsa ortada artık tek tek kişilerle açıklanamayacak bir örüntü vardır. Bu durumda yalnız belediye başkanlarının başına ne geldiğini değil, seçmenin verdiği oyun başına ne geldiğini de sormak gerekir
12 Eylül'den önceki 12 Eylül
Fatsa’da 1979’da bağımsız aday Fikri Sönmez belediye başkanı seçilmişti. Terzi Fikri’nin alışılmıştan farklı belediyecilik anlayışında halk, mahalle komiteleri aracılığıyla kararlara doğrudan katılıyordu. Fatsa kısa sürede sol açısından örnek, sağ açısından ise “ayakların baş olduğu” tehlikeli bir yer haline gelmişti. “Başımızdan hiç eksik olmayanlara” göre buraya müdahale şarttı.
Süleyman Demirel hükümeti, Fatsa operasyonundan yaklaşık üç ay önce Reşat Akkaya’yı Ordu Valiliğine atadı. Daha önce Mersin ve Ankara emniyet müdürlükleri yapan Akkaya, sert devletçi ve ülkücü harekete yakın bir bürokrattı. Belli ki Fatsa’daki düzeni sona erdirecek kişi olarak görülüyordu. Nitekim 11 Temmuz 1980’de “Nokta Operasyonu” onun yönetiminde başlatıldı. Askeri birliklerin, jandarmanın ve polisin katıldığı operasyonda Fikri Sönmez gözaltına alındı, seçilmiş belediye yönetimi fiilen sona erdirildi. Sönmez bir daha özgürlüğüne kavuşamayacak ve davası sürerken 4 Mayıs 1985’te Amasya Askeri Cezaevi’nde ölecekti.
İki ay sonra asker darbe yaptığında seçmen iradesini güvenlik sorunu olarak gören yaklaşım da Fatsa’dan bütün ülkeye yayılacaktı.
Bu “operasyon,” sivil iktidarla askeri yönetim arasındaki mesafenin sanıldığı kadar büyük olmadığını da göstermişti.
Askerlerin yaptıkları
12 Eylül askeri rejimi TBMM’yi kapatmak, hükümeti devirmek ve siyasi faaliyetleri durdurmakla yetinmedi. Seçilmiş belediye başkanlarını görevden aldı, belediye meclislerini de feshetti. 25 Eylül’de çıkarılan 2303 sayılı Kanuna göre il merkezlerindeki belediye başkanlarını İçişleri Bakanlığı, diğerlerini valiler atayacak ve sıkıyönetim komutanlıklarının istekleri dikkate alınacaktı. 8 Kasım’a gelindiğinde 67 il belediyesinin 57’sine yeni başkan atanmıştı. Büyük kentlerin yakınındaki bazı küçük belediyeler de Milli Güvenlik Konseyi kararıyla ortadan kaldırılmıştı.Darbe yönetimi bu uygulamaları “yansız ve tarafsız bir idare” kurma amacıyla gerekçelendirdi. Böylece seçmenin tercihi aradan çıkarılıp yerine askeri yönetimin “yansız” tercihi konmuş oldu.
Ama bitmiyor işte!
12 Eylül askeri yönetiminin belediyelere ve seçmen iradesine yaptıklarını daha ayrıntılı anlatıp yazıyı bitirmek ne güzel olurdu. Ne var ki kırk yılı aşkın süre sonra seçmen iradesiyle belediye yönetimi arasındaki ilişki yeniden gündemde. Bugün Meclis açık, partiler faaliyette, milyonlarca insan belediye başkanlarını seçiyor. Ama ardından başka mekanizmalar bu iradeyi etkisiz hale getiriyor.Günümüzdeki manzarayı daha irkiltici yapan da bu.
Önce Kürt belediyeleri
Seçmenin verdiği yönetme yetkisinin seçim dışındaki yollarla geri alınmasının yakın dönemdeki ilk ve en sistematik örneğini Kürt seçmenler yaşadı. HDP’li, ardından DEM Partili belediye başkanları görevden alındı, yerlerine kayyımlar atandı. Uygulamanın sistematikleştiği 2016’dan bu yana bazı belediyelere birden fazla kez kayyım atanarak milyonlarca seçmenin sandıkta verdiği yetki geçersiz kılındı.Türkiye’nin batısında bu uygulamalara itirazlar oldu olmasına, ama itirazların gücü müdahalenin büyüklüğüyle orantılı değildi. O gün yeterince güçlü karşı çıkmayanlar, aynı yöntemin kendilerine de uygulanacağını bilselerdi farklı davranırlar mıydı? Bilemiyoruz.
Sıra CHP’li belediyelerde
31 Mart 2024 seçimlerinden sonra hedef bu kez ağırlıklı olarak CHP’li belediyeler oldu. Birçok belediye başkanı art arda gözaltına alındı, tutuklandı veya görevden uzaklaştırıldı. Belediyelere yönelik soruşturmalar tek tek kişilerle sınırlı kalmayarak başkan yardımcılarından belediye bürokratlarına, şirket yöneticilerinden çalışanlara kadar uzandı. Ortada artık birkaç belediye başkanı hakkında açılmış ayrı ayrı ceza soruşturmaları değil, belediye yönetimlerini hedef alan bir tasfiye vardı.Bu operasyonlarda tutuklanan veya görevden uzaklaştırılan başkanların 31 Mart seçimlerinde aldıkları oyların aritmetik toplamı, Eylül 2026 itibarıyla on milyona yaklaşmıştı. Bu durum, milyonlarca seçmenin verdiği yönetme yetkisinin görev süresi tamamlanmadan kesintiye uğratıldığı anlamına geliyordu.
Üstelik bazı belediyelerde müdahale, başkanın görevden uzaklaştırılmasıyla sınırlı kalmadı. Önce Gaziosmanpaşa’da yapılan başkanvekili seçimiyle yönetim AKP’ye geçti. Beykoz’da ise CHP’li olarak seçilen başkanvekili AKP’ye katıldı. Ardından Bayrampaşa, Bursa Büyükşehir, Akçakoca ve Üsküdar’da AKP’li başkanvekilleri seçildi. Son olarak Adalar Belediyesi de AKP'nin oldu. (Bu yazıya başladığımda beş belediyenin yönetimi el değiştirmişti. Yazının orasını burasını çekiştirirken bunlara altıncısı, ardından da yedincisi ekleniverdi. Yani operasyonların hızına yazı bile yetişemiyor.) Bu yedi belediyenin seçilmiş başkanlarına bir milyon iki yüz seksen bin seçmen oy vermişti. Bu seçmenler belediye başkanlığı seçimlerinde AKP’ye oy vermedikleri halde, oylarıyla belirledikleri belediyelerin yönetimi “yan yattı çamura battı” yöntemleriyle bu partiye aktarılmış oldu.
Bir de başka partilerden veya bağımsız olarak seçildikten sonra AKP’ye geçen belediye başkanları var. Onlara da 31 Mart’ta iki milyon yüz yirmi bir bin seçmen oy vermişti.
Kayyım atanması, tutuklama, belediye meclisindeki başkanvekili seçimi ve parti değiştirme “furyası” tamamen farklı yöntemler. Fakat seçmenin bulunduğu yerden bakıldığında hepsinin kesiştiği bir nokta var: Sandığın belirlediği yerel yönetim tablosu, sandık yeniden kurulmadan değiştirilmiş oldu.
Belediye başkanları neden bu kadar önemli?
New York Times'ın 3 Eylül 2026 tarihli “Mayor Magic” başlıklı yazısı, ulusal siyasetçilere güvenin aşındığı bir dönemde bazı belediye başkanlarının popülerliklerini neden koruyabildiğini araştırıyor. Yazının başlıca örnekleri New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani ile Greater Manchester’ın eski belediye başkanı, bugünün İngiltere Başbakanı Andy Burnham. (Belediye başkanlığından ülke yönetiminin tepesine çıkan bir yol var, dikkat!) Yazı, bu popülerliğin nedenlerinden biri olarak belediye siyasetinin “insan ölçeğinde” olmasını gösteriyor. Seçmen kendi gündelik hayatında belediye başkanının yaptıklarını görebiliyor, vaatlerle sonuçları karşılaştırabiliyor ve kimin ne yaptığını daha kolay öğreniyor. Bu yakınlık belediye başkanlarını daha doğrudan hesap verir hale getirirken seçmene de siyasette söz sahibi olduğunu, demokrasinin çalıştığını hissettiriyor.Türkiye’de belediye başkanlarının merkezi iktidar açısından taşıdığı bir tehlike daha var. Belediye başkanının gücü yalnız bütçesinden veya idari yetkilerinden gelmez. Yetkisini merkezi iktidardan değil, doğrudan seçmenden alır ve seçmenle merkezi iktidarın aracılığı olmadan siyasi bir ilişki kurar. Başarılı ve popüler bir belediye başkanı bu nedenle yalnızca yerel yönetici değil, merkezi iktidardan bağımsız bir demokratik meşruiyet odağıdır.
Bir de işin rant tarafı var. Belediyeler imar kararlarıyla rant yaratabilir, bu rantın kimlere akacağını belirleyebilir. Dolayısıyla belediyeleri denetim altına alma isteğinin ardında, muhalif bir siyasi odağı etkisizleştirme amacı kadar bu ekonomik gücü ele geçirme ve rantın yönünü değiştirme hesabı da olabilir.
Bir değil, iki değil, hadi bilemediniz üç değil…
Elbette seçilmiş olmak hiç kimseye suç işleme özgürlüğü vermez. Fakat sandıkta verilen oyun bir sonraki seçime kadar hükmünü sürdürmesi gerekir. Bir belediye başkanı suç işleyebilir, iki belediye başkanı suç işleyebilir, hadi bilemediniz üç belediye başkanı suç işleyebilir. Peki Eylül 2026 itibarıyla aynı partiden otuz altı belediye başkanının tutuklanmış olmasını ve kırk üç belediyenin operasyonlara konu olmasını birbirinden bağımsız ceza soruşturmalarıyla açıklamak mümkün müdür?Milyonlarca seçmenin oluşturduğu yerel yönetim haritası değişiyorsa ortada artık tek tek kişilerle açıklanamayacak bir örüntü vardır. Bu durumda yalnız belediye başkanlarının başına ne geldiğini değil, seçmenin verdiği oyun başına ne geldiğini de sormak gerekir.
12 Eylül askeri rejimi ülkeyi kimin yöneteceğine halkın karar vermesine son vermişti. Hemen ardından da sıra yerel yönetimlere gelmişti. Bugünse müdahale yerel yönetimlerden başlıyor. Bu durum meşum bir soruyu akla getiriyor.
Ülkeyi kimin yöneteceğini belirlemek için vereceğimiz oyların bir hükmü olacak mı?